Nelere nasıl iman ederiz?





İmanın altı esasının hayatımızdaki yeri

İman etmemiz gereken esaslar veya imanın üzerinden yükseldiği sütunlar altı tanedir: Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kaza kadere iman…

Bakara suresi 177 ve 285, Nisa suresi 136 gibi ayetlerde ve Buhari Müslim hadislerinde sıralan bu altı esas, müslümanın tüm inanç dünyasını sağlam setlerle çevirir ve onu türlü şüphe saldırılarına, hurafe baskınlarına karşı korur. İnsanın kulluk sağlamlığı bunların dayanıklığına bağlıdır. Gündelik davranışlarımıza kadar her hareketimizde bu altı esastan destek görürüz. 

Allah Teâlâya iman, bütün diğer iman esaslarının özüdür, kulluk hayatının can damarıdır. Allah Teâlâ, tüm varlıkların yegane yaratıcı ve idarecisi olarak her şeyin çekim merkezinde yer alır. Her şey onunla varlık, anlam ve değer kazanır. O bütün eksikliklerden uzak, bütün üstünlüklerle vasıflıdır. Akıllar ve sözcükler onu kavrayamaz. O insan bilincinin çizdiği bütün sınırların ötesindedir. Kendisini ancak yine kendisinin anlattıklarıyla biliriz. Allah Teâlâya doğru şekilde iman etmek, yine O’nun ve O’nun bildirmesiyle Rasülünün gösterdiği şekilde olur. Bizden istenen gelişi güzel inanmak değil, Kuran ve Sünnetin bize çizdiği üzere iman etmektir. Yoksa şöyle veya böyle herkes bir yaratıcı fikri taşır. Önemli olan bu fikrin Allah’ın istediği yönde, kendisini bize tanıttığı doğrultuda olmasıdır. Allah’a doğru şekilde iman etmenin anahtar kelimesi ‘tevhid’tir. Tevhid, gerek Rabb olarak, gerek ilah olarak, gerek isim ve sıfatları noktasında Allah Teâlâyı birlemek, O’na bu açılardan hiçbir varlığı ortak koşmamak demektir. Tevhidin zıddı şirktir ki, insanın yapacağı en büyük haksızlık ve zulümdür. İnsanlar genelde kendilerini yaratanın Allah olduğunu, en üstün ve mükemmel varlığın O olduğunu bildikleri halde, yine de tevhidin hakkını veremez, düzgün bir Allah inancına sahip olamazlar. Bunun çaresi şu noktalarda Allah Teâlânın birlenmesinde yatar:

Sevgide Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamalı, hiçbir sevgiyi onun sevgisinin önüne geçirmemeliyiz. Evlat, ana baba, mal, vatan, eş gibi sevgiler hep ilahi sevgiden daha düşük olmak zorundadırlar. Çünkü yeri geldiğinde Allah için hepsinden fedakarlık yapmamız istenecektir. Aksi halde şu ayet-i kerimedeki ihtar bizim için de geçerlidir: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Rasülünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, yoldan çıkmış fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”(Tövbe, 24) Müslümanın önemli özelliklerinden biri olan Allah için sevgi ve Allah için öfke, ancak O’nun sevgisinin en üstte durduğu kalplerde mümkün olur. 

Sevgide Allah Teâlâya ortak koşmayacağımız gibi yaptığımız tüm ibadet ve iyiliklerde yalnız O’nu ve O’nun rızasını hedeflememiz gerekir: “De ki; benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm tüm varlıkların Rabbi olan Allah içindir.” (Enam, 162) Aynı şekilde korku, istek, dua, ümit ve güven gibi duygularda da kalbimizi yalnız Allah Teâlâya açmalıyız. Efendimiz Aleyhisselamın İbni Abbas’a -Allah ondan razı olsun!- yaptığı nasihat bu konuda çok açıktır: “Bir şey isteyeceğin zaman Allah’tan iste. Yardım dilediğinde Allah’tan dile. Bil ki, bütün insanlar toplanıp sana menfaat sağlamaya çalışsalar, Allah’ın yazdığından başkasını menfaat sağlayamazlar. Sana bir zarar vermek isteseler, Allah’ın takdir ettiği kadarından başka zarar veremezler.” (Tirmizi, hasen-sahih) 

İmanın ikinci esası olan meleklere iman, Allah ve Rasülünün bize bildirdiği doğrultuda onların varlığına inanmamız demektir. Onlar aldıkları ilahi görevleri hiç aksatmadan uygulayan seçkin varlıklardır. Onlar Hazreti Peygamberimizin “melekler nurdan, cinler dumansız ateşten, Adem ise size (Kur’an’da) anlatılan şeyden yaratılmıştır”(Müslim, Ahmed bin Hanbel) hadisiyle bildirdiği üzere nurdan yaratılmışlardır. Normal insanlar gibi fizik varlıkları yoktur; yemez, içmez, uyumaz ve evlenmezler. Her tür günah ve isyandan masumdurlar. Yine ayet ve hadislerden öğrendiğimize göre, çeşitli insan kılıklarına girebilirler ve farklı sayıda kanatlara sahiptirler.

Melekler Allah Teâlâyı tesbih ve hamd dışında, ilahi iradeyi uygulama noktasında farklı görev alanlarıyla sorumludurlar. Onlardan kimi güneşi, ayı, kimi yıldızları, kimi dağları, kimi bulutları, kimi bitkileri, kimi doğum anına kadar ana karnındaki insanı gözetme işiyle mükelleftir. Bu kozmik sorumluluklar dışında insanlara eşlik ederek yaptığı her iyilik ve şerri kayda geçen, insanı iyiliklere teşvik eden, müminlere dua eden melekler de vardır. Ayet ve hadislerden arşı taşıyan, gece ve gündüzün farklı zamanlarında Allah Teâlânın katına yeryüzünden bilgi ulaştıran, cihad gibi güç durumlarda müslümanlara destek veren meleklerin varolduğunu öğreniyoruz. İlahi vahyi peygamberlere getiren Cebrail, canlıların hayat kaynağı yağmurların sorumlusu Mikail, kıyamet vaktini bildiren sura üfürme görevlisi İsrafil ve eceli gelenin canını almakla mükellef ölüm meleği (Azrail) meleklerin en üstünleridir. 

Üçüncü ve dördüncü inanç esaslarımız olan kitaplara ve peygamberlere iman, ilk canlılardan itibaren her topluma kendilerini ilahi çağrıya davet edecek önder peygamberlerin gönderildiğine inanmaktır. Bu peygamberlerden kimi yeni bir ilahi kitapla gönderilmiş, kimi de önceki peygamberin kitabını insanlara ulaştırmakla görevlendirilmiştir. Peygamberler, aldıkları ilahi vahye en ufak bir kişisel katkı yapmadan ümmetlerine aktaran seçilmiş insanlardır. İlk insan Hazreti Adem’le açılan peygamberlik kapısı son peygamber Hazreti Muhammed Aleyhisselamla kapanmıştır. Artık peygamber varisi ve emanetçisi olan alimler yine Peygamber Efendimizin izinde toplumlara önderlik edecektir. Tarih boyu gönderilen bütün peygamberler detaylardaki ufak farklılıklara karşın aynı hak davayı, aynı İslam dinini insanlara tebliğ etmişlerdir. Bu doğrultuda Kuran-ı Kerim, Hazreti Musa’ya gönderilen Tevrat’ın, Hazreti Davud’a gönderilen Zebur’un ve Hazreti İsa’ya gönderilen İncil’in ve yine bazı peygamberlere gönderine sayfaların tüm içeriğini kendinde toplayan en mükemmel ve son ilahi kitaptır.

Şuranın altını tekrar çizelim ki, tarih boyu Allah tarafından bir tek din gönderilmiştir, o da İslam’dır. Hıristiyanlık veya Yahudilik bir din değil, Hazreti Musa ve Hazreti İsa’nın ümmetinin saptıkları yanlış inançlardır. Yoksa en kusursuz halini Kuran-ı Kerim ve ümmeti Muhammed’de bulan tevhid davası, bütün peygamberlerin ortak misyonudur. Yirmi beş tanesinin adının Kuran-ı Kerim’de geçtiği peygamberlerin gerçek sayısını ancak Allah Teâlâ bilir. Ülü’l azm denen en üstün peygamberler Hazreti Muhammed, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti Nuh ve Hazreti İsa’dır -salât ve selam onların üzerine olsun!-

Beşinci iman esasımız, ahiret gününe kesin biçimde, Kuran ve Sünnette bildirildiği üzere inanmaktır. Ahiret günü, ölümden cennet cehenneme kadar başımızdan geçecek bütün hal ve aşamaları kapsar. Bu aşamalar, ölümün hemen peşine kabir azabı veya saadeti, küçük büyük alametlerin ardından kıyametin kopması, bütün ölülerin diriltilip mahşer yerine toplanması, hesapların görülmesi, amellerin teraziye konması, Kevser havuzu, Sırat köprüsü, şefaat ve en sonunda cennet ve cehennemdir.

Kuran-ı Kerim, Bakara suresi 62, 177, 232, Tövbe suresi 18, 29, Ankebut suresi 26, Mücadele suresi 22, Talak suresi 2. ayetlerde olduğu gibi pek çok yerde ahiret gününü Allah’a imanın hemen peşine zikreder. Ahiret gününden bahsedilmeyen bir sayfa Kuran’da bulmak zordur. Ona bu kadar ihtimam gösterilmesinin hikmeti, insanın hayatında büyük etkiye sahip olmasıdır. Yaptığı iyi veya kötü her davranışın ahirette karşısına çıkacağının bilincinde olan bir müslüman, kendini kontrol etmesini bilir. Ahiret bilinci, bu geçici hayatın ardından sonsuz hayatın geleceğini hatırlatarak geçici zevklere kapılıp sonsuz kayba uğramamıza engel olur.

İnanç esaslarımızın altıncı ve sonuncusu olan kaza ve kadere iman, acı tatlı, iyi kötü varolan ve başımıza gelen her şeyin Allah’ın takdiri, bilgisi ve iradesi dahilinde gerçekleştiğini anlatır. Kıyamete dek gerçekleşecek herşeyin ayrıntılı bilgisi Allah katında levh-i mahfuz denen kitapta yazılıdır. Kulun iradesi Rabbin iradesinin gölgesindedir. İsteklerimiz ancak O’nun onayından geçince gerçekleşir. Elbette Rabbimiz Teâlâ hayra ve iyiliğe razı olurken, kötülüğe ve küfre razı olmaz. Hak ve doğru kendisine açıklanmışken, kişisel iradesini olumsuz yönde kullanmak isteyene dilerse iradesini hayata geçirme imkanı verir. Bu gerçek, hepimizin davranışlarımızdan sorumlu olacağımız derecede özgür irade sahibi olduğumuzu gösterir. Yine de isteyip de yapamadığımız şeylerden irademizin sınırsız bir yetkiye sahip olmadığını anlıyoruz.

Bu noktada bir çok sahabe gibi kaderin şerrine ve hayrına imandan anlamamız gereken en önemli şey, başımıza gelmesi Allah tarafından takdir edilmiş bir şeyden hiçbir şekilde kaçamayacağımız, aynı şekilde başımıza gelmeyeceği takdir edilmiş bir şeye  ne yapsak erişemeyeceğimiz gerçeği olmalıdır. Bunun ötesinde kader meselesini kurcalamak, bilgi ve yetkimiz olmayan alanlarda konuşmak, Kuran ve Sünnette şiddetle sakındırılmış bir tehlikedir.