Nahiv usûlü

TEMEL LAFIZ-MANA MÜNAKAŞALARI
EDİLLE-İ NAHVİYYE VE TEARUZ-TERCİH YOLLARI
NAHİV KAYNAKLARINDAN HÜKÜM ÇIKARMA EHLİYETİ
 
 

MUKADDİMELER
 
Usûl-i nahiv: Nahiv kaidelerine ve meselelerine asıl teşkil eden dört nahiv kaynağını anlatan ilimdir. Nahivle ilgili kurallara nasıl ulaşılacağı, olası çakışma durumlarında hangi delilin öne alınacağı ve kaynaklardan kurallara ulaşma işini üstlenen kişinin donanımı gibi mevzular usûl-i nahiv kapsamında mütalaa edilir.
 
Nahvin tarifi: Arapça kelimelerin sonlarında -amillerin değişimine göre değişen- irap ve -amillerin değişimine göre değişmeyen- bina hallerinden bahseden ilimdir.
 
Dilin tarifi ve sahibine dair görüşler: Her topluluğun maksatlarını ifade ettiği ve yaşadıkları kültürü anlattığı bir takım seslere dil denir. Arap dilcileri, genel olarak dil olgusunun kim tarafından ortaya çıktığı noktasında üç farklı görüş benimsemişlerdir:
 
1. Allah Teâlâ’nın iradesine dayanır: Buna göre diller, Allah tarafından peygamberlere vahyedilmiştir. “Adem’e bütün isimleri öğretti” ayeti bu konuda temel delildir. Tercih edilen görüş budur.
 
2. İnsanlar dilleri ortaya çıkarmışlardır: Görüş sahipleri, dilin Allah tarafından ortaya çıkarılması halinde dilden önce de peygamberlerin gönderilmesi gerekeceğini söylerler. Oysa -Allah’ın insanlara hitap etmesi mümkün olmayacağı için- böyle bir şey mümkün değildir.  “Biz her peygamberi, kendi halkının diliyle gönderdik” ayeti bu görüşü desteklemektedir.
 
3. Konu hakkında kesin delil olmadığı için net bir şey söylenemez: İbni Cinnî buna kâildir.
 

LAFIZLARIN MANALARA DELALETİ
 
1. Zatlarıyla delalet ederler: Abbad es-Saymeri’nin başını çektiği bu kabulün yanlışlığı ortada. Lafızlar, eğer kendilerini oluşturan harfleriyle bizzat manalara delalet etselerdi, herkesin bütün dilleri anlaması gerekirdi. Abbad es-Saymeri ise zatî delaletin olmaması durumunda diğer lafızlar arasından bir lafzı seçip belli mananın karşısına koymanın herhangi bir sebebe dayanmayacağını söyleyerek kendini savunur.
 
2. Allah Teâlâ’nın belirlemesiyle delalet ederler: Diğer vakitler arasında belli vakitte bir lafzın manaya tahsisi, doğrudan ilahî iradeye dayanır. İmam Eşarî ve İbni Fûrek bu fikre sahiptir.
 
3. İnsanların belirlemesiyle delalet ederler: Ebu Haşim el-Mutezilî’nin gürüşü bu yöndedir.
 
4. Bazı lafızlar Allah’ın, bazıları insanların belirlemesiyle delalet ederler: Ebu İshak el-İsferainî böyle düşünmektedir.
 

NAHVÎ HÜKÜMLER
 
1. Vacip: Nahivcilere göre failin raf olması, fiilden veya masdar benzeri şibh-i fiilden geri kalması gibi.
 
2. Mahzurlu-Haram: Mesela kesre olması gereken yerde إنَّ’nin hemzesinin fetha olması.
 
3. Hasen-Güzel: Mazi şarttan sonra onun cezası olarak gelen muzarinin (cezm olacağı yerde) raf olması gibi. وإن أتاه خليلٌ يوم مسغبة يقول: لاغائبٌ مالي ولاحرِمُ Tabi burada şart edatını amel ettirip muzariyi cezm etmek ahsen (daha güzel)dir: مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ
 
4. Kabîh-Çirkin: Zaruret durumuna giren bu kısma şart muzarinden sonraki ceza muzarisinin raf olmasını örnek verebiliriz: إنك إن يُصرَعْ أخوك تُصرَعُ Normal durumda ceza ve şartın ikisi de muzari olursa raf olmaları vaciptir: وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِي أَنْفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللَّهُ
 
5. Hilaf-ı evlâ-İdeal dışı: Failin mefulden önce geldiği bazı durumlar. Mesela ضرب زيداً غلامه yerine ضرب غلامه زيدًا demek.
 
6. İki ihtimalin eşit olması: Herhangi bir engel veya gerekliliğin olmadığı durumlarda mübteda ve haberi zikretme ya da hazfetmeyi bu kısma alabiliriz. Örneğin فَصَبْرٌ جَمِيلٌ cümlesinde فَصَبْرٌ’dan önce صبري veya أمري mübtedasını hazfetmek gibi. Aynı şekilde جميل’den sonra أجمل veya أمثلُ haberini hazfetmek.
 

UCME KELİMELERİ BİLME YOLLARI
 
Ucme vaya acemî kelimeler, Arapçaya nakledilse bile aslı Arapça olmayan kelimelerdir. Bir ismin ucme olduğu yedi şekilde bilinir:
 
1. Güvenilir Arap dilcilerinden birinden nakil yoluyla: Mutemed kitaplarda dil üstatlarından nakledinler bu kabildendir.
 
2. Bir kelimenin Arapça isim kalıplarının dışında olmasıyla: Arapça kalıplar sınırlı olduğu için, hiç kimse açıkça söylemese de bu kalıpların dışında kalanlar ucme sayılır.  اِبْرِيسَم kelimesi bu kabildendir.
 
3. İlk harfi nun, sonrası ra olan kelimeler: نرجس kelimesi gibi. Arapçada böyle bir isim kalıbı yoktur.
 
4. Sondan bir önceki harfi dal, son harfi keskin z olan kelimeler: مهندز gibi. Veya dal harfinden sonra peltek z harfinin geldiği kelimeler: بغداذ gibi.
 
5. Kendisinde aşağıdaki harfler bir arada bulunan isimler:
a. Cim ve sad: الصولجان
b. Cim ve gaf: المنجنيق
c. Cim ve kef: جنكيز
d. Cim ve tî: الطاجن
e. Sin ve peltek z: الاستاذ
f. Sad ve tî: صراط
g. Tî ve ta: طست
 
6. Rubaî (dört harfli) veya humasî (beş harfli) olup da kendisinde ba, ra, fa, lam, mim ve nun harflerinin yer almadığı kelimeler.
 
7. Lamdan sonra şin harfinin geldiği kelimeler: العِلَّوشِ gibi. Çünkü Arapçadaki bütün ş harfleri bir kelimede lamdan önce gelir.
 

NAHVÎ HÜKÜMLERİN KAYNAKLARI (EDİLLE-İ NAHVİYYE)
 
1. SEMÂ-DUYUM: Bununla düşünce ve kıyas yoluyla ulaşılamayacak, işitmeye bağlı kurallar kastedilir. Nahivde semâî demek, Allah Teâlâ’nın, Rasülü’nün ve dil bozulana dek Arapların sözünde sabit olan kullanımlar demektir. Bu noktada Arabın Müslüman veya kâfir, sözün ise nesir veya şiir oluşuna ayrıca dikkat edilmez. Semâ yoluyla Arapçada delil teşkil eden kaynaklar üç tanedir: Kur’an, hadis ve Arapların kullanımı.
 

SEMÂIN / DUYUMUN KISIMLARI
 
A- KUR’AN: Kur’an olarak okunduğu nakledilen dilsel kullanımlar Arapçada delil olabilir. Mütevatir, âhâd ve şaz rivayetler bu kapsama dâhildir.
 
aa- Mütevatir: Yedi kıraat imamının okuduğu Kur’an ayetleridir. Daha net bir tarifle, bütün bir rivayet halkası boyunca yalan üzerine ittifakı mümkün olmayacak kadar çoğunluk kurranın birbirlerinden naklede geldikleri rivayetlerdir. Kıraatlerin ekserisi bu niteliktedir.
 
bb- Âhâd: Bazı kıraat imamlarından gelen ve mütevatir olmayan rivayetlerdir. Kıraat yolları bakımından senetleri sahih olmakla birlikte Mushaf’ın resmi yazımına (resmü’l mushaf) uymazlar ve meşhur şartlarını da taşımazlar. Meşhur kıraatlar ise, tevatür derecesine ulaşmadığı halde kurra yanında sahihliğiyle şöhret bulan, resm-i mushafa uyan ve şazzın, galatın dışında kalan rivayetlerdir.  Yedi kıraatı ona tamamlayan üç kıraatı âhâd rivayetlere örnek verebiliriz.
 
cc- Şaz: Yedi imamın dışındakilerden nakledilen ve senedi sahih olmayan rivayetlerdir. Tabiînden Ameş’in, ibni Cübeyr’ın ve Yahya bin Vessab’ın kıraatlarını buna örnek verebiliriz. Şaz kıraatların delil teşkil edeceğinde Arap dil bilimcileri icma halindedir.
 
B- HADİS: Güvenilir dil ve nahiv âlimlerinin çoğu Peygamber Efendimiz Aleyhisselam’ın ağzından çıkan lafızlarla rivayet edildiği sabit olan hadislerin Arapçada delil olacağını söyler. Rivayetin aynen nebevî lafızlara sadık kalması şartına göre, ancak kısa hadisler kaynak olabilir. Çünkü hadis rivayetlerinin çoğu mana bakımından nakledilmiştir. Yine de nebevî hadislerin nahivde delil olup olmadığı konusu nahivciler arasında tartışmalıdır. Delil olduğunu kaydeden çoğunluğa göre mütevatir ve âhâd hadisler kaynak görevi görürler.
 
aa- Mütevatir: Hadisteki tevatürde iki açıdan belli şartlar aranır: Birincisi, ravi sayısı açısından ki bu konuda ravilerin dörtten kırk olması gerektiğine kadar farklı görüşler ileri sürülmüştür. İkincisi, vasıf açısından aranan şartlardır ki şu dört tanesidir:
1. Ravilerin kendi aralarında yalan üzerine birleşmelerine adet ihtimal vermeyecek.
2. Her ravi tabakası sayıca ve vasıfça kendileri gibi bir ravi tabakasından rivayet edecek.
3. İster işitme ister görmeyle olsun, rivayetin sonu hisse dayanacak
4. Nakledilen haber, işiten kimse için kesin bilgi ifade edecek.
 
bb- Âhâd: Mertebe ve hüküm açısından tevatüre ulaşmayan hadislerdir. Meşhur, aziz ve garib rivayetler bu kısma dâhildir.
 
C- ARAPLARIN KULLANIMI: Kâfir bile olsalar Arapçasına güvenilen fasih kişiler nahivde delil olurlar. Arapların Kays, Temim, Esed, Hüzeyl kabileleriyle, Kinane ve Tâi’nin bir kısmının kullanımları delil sayılır. Lahm, Cüzam, Ğassan ve Tağlib gibi kabileler, Arap olmayanlara komşu oldukları için delil sayılmazlar. Bunun nedeni, Arap olmayanlara komşu bölge halkının onlarla karışması sonucu dillerinin bozulduğu gerçeğidir. Şehirde yerleşik olanlar da (her taraftan insanların şehirde bulunması sebebiyle), farklı ülkelere sınır köy halkı da (Arap olmayanlara komşulukları nedeniyle) nahivde kaynak kabul edilmezler.

Bu konuda nesir veya nazım, erkek veya kadın, köle veya hür; güvenilir ravilerin yine güvenilir senetlerle sözkonusu Araplardan naklettiklerine itimat edilir.  Diğer taraftan nahivciler, ravi ile sözünden delil getirilen kişiyi ayırarak, ravinin güvenilir olmasını şart koşmuşlardır. Sözü delil olacak kaynak kişi için ise ne akıl baliğ ne de güvenilir olmak şart değildir. Çünkü onların konuşma yapıları tabiî ve doğuştan gelmedir. Kendilerinin herhangi bir seçim ve tesiri sözkonusu değildir.
 

MESMÛUN / DUYULANIN KISIMLARI
 
1- Muttarid: Nahiv ve sarfın irap yapısına uygun olarak Araplardan nakledilen ve başka kelimeler kendilerine sorunsuz kıyas edilecek kadar yaygın olan sözlerdir.
 
2- Şaz: Ait olduğu babın aslından ayrılarak yapma kıyasa ters düşen ve kendisi için herhangi bir genel kaide olmayan sözlerdir.  İki kısmın dört alt türü bulunmaktadır:
 
Birincisi, kıyasa ve kullanıma aynı anda uygun olanlar: Araplardan duyulan kullanımlara ve yapma kıyasa uyum gösterdikleri için ideal kısım budur. Genel ve yaygın kullanıma dayalı kaidelerin dışına çıkmayan sözler ve Arapçada kullanımı yaygın olan, sahih duyumla Araplardan nakledilenler bu gruba girer. قامَ زيدٌ  örneği, hem semâ-ı arabîye hem sınâî kıyasa uygundur.
 
İkincisi, kaidelere ve kıyasa uygun, fakat simâı sözkonusu olmadığı içim kullanımda şaz olanlar: Bunlar yaygın ve umumi kaidelerin dışına çıkmayan, bununla birlikte Araplardan çok nadir duyulan (mesmû) kelime kullanımlarıdır. Meselaيذر  ve يدع  muzarilerinin mazi kalıpları olan وذر  ve ودع  fiilleri, sarfçıların icmasıyla fasih dilde kullanılmaz. Oysa kıyasa ve nahvî kaidelere uygundurlar.
 
Üçüncüsü, Araplardan duyulan, fakat kıyas noktasında şaz olanlar: Yaygın kullanımlara göre oluşturulmuş kaidelere ters düşen, bununla birlikte fazla kullanıma sahip olan kelimeler bu kısımdandır. Simâî oldukları için kendilerine dokunulmamakla birlikte, başka kelimeleri bunlara kıyas edemeyiz. Mesela استحوذ  ve استنوق  fiilleri kıyasa ters şekilde vavlı söylene gelmişlerdir. Kıyasa göre aslı harekeli olduğu için  استحاذ ve استناق  şeklinde vavın elife dönüşmesi gerekir. 
 
Dördüncü kısım ise, hem kıyas hem kullanım açısından şaz kelimelerdir: Bunlar yerleşik kurallara ters düşen ve Arapların kullanmadıkları örnekleri kapsar. Mesela ثوبٌ مصوُوْن  ve رجلٌ معوُوْد  cümlelerinde ikinci kelimelerde iki vav okunması kıyasa aykırıdır. Ayrıca bu şekilde bir kullanım duyulmamıştır. Dolayısıyla ne söylenmeleri ne de başkalarının bunlara kıyas edilmesi mümkün değildir.
 
2- İCMA: Edille-i nahviyyenin ikincisi olan icma, ictihatlarıyla meşhur nahiv ve sarf alimlerinin sözlü olarak (süküt sayılmaz) bir mesele veya hükümde ittifak sağlamasıdır. Hakkında icma bulunan nahvî mesele, nassın ve kıyasın önüne alınır.
 
3- KIYAS: Nakledilmeyeni kendisiyle aynı manaya gelen nakledilmiş şeye katmaktır. Nahvî delillerin çoğu böylesi bir istinbat ve istihraç ameliyesine dayanır. Nahiv sonuçta “Arap dilinin araştırılmasından elde edilen kıyaslar bilimi” olduğundan kıyası inkar, nahvi inkar anlamına gelir.
 

KIYASIN ŞARTLARI
 
Birincisi, kendisine kıyas edilen asıl, şaz ve kıyas kurallarının dışında olmamalı. İkincisi, kıyas edilen fer’ Arapça örneğe kıyas edilmiş ve Arap dilinde kullanılır olmalı. Üçüncüsü, çıkan hükmün Araplarca kullanıldığı sabit olmalı. Nahivde kıyasın araştırmalar sonucu birkaç çeşidi ortaya çıkmıştır:
 
1- Fer’in asla hamledilmesi: Buna bir şeye hamledilenle bir şey kendisine hamledilenin eşit olması manasında “kıyas-ı müsavi” denir. İlal ve tashih bakımından müfrede kıyas edilen cemilerin ilal ve tashihi bunun örneğidir. Burada müfret asıl, cemi fer’dir.
 
2- Aslın fer’e hamledilmesi: “Kıyas-ı evla” denen bu kısımda fer’deki illet, asıldakinden daha güçlüdür. Fiilinde ilal veya tashihe gidilen masdarda ilal veya tashih yapılmasını buna örnek verebiliriz. قُمْتُ قِيَامًا  dediğimizde fiil ilale uğradığı için masdar da ilale uğramıştır. İlal şeklinin farklı olması sonucu etkilemez. Aynı şekildeقَاوَمْتُ قِوَاماً  misalinde fiilde tashih (ilal yapılmaması/ illet harfi olan vavların kalması) sözkonusu olduğu için masdarda da tashih yapılmıştır.
 
3- Lafzan, manen veya her iki açıdan benzer kelimenin diğerine hamledilmesi: İlk kısımdaki gibi burada da mahmul/hamledilen ile mahmülün aleyh/kendisine hamledilen arasında eşitlik bulunduğu için aynı “kıyas-ı müsavi” adını alır. Zarf bildiren masdar veya mevsule ما’sından sonra اِن gelmesi, lafzan benzerliğe örnektir. Çünkü lafzan ikisi de nefyedici ما’ya benzerler. Onun da sonunda genelde اِن gelir.
 
4- Zıttın zıtta hamledilmesi: “Kıyas-ı edven” adını alan bu kısımda fer’deki illet, asıldaki illetten daha zayıftır. Mesela لن ile cezmedilmeye kıyas edilerekلم  ile nasbedilme durumu bunun örneğidir. أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ayetini أَلَمْ نَشْرَحَ  şeklinde kıraatle okuyanlar, burada لم ile fiilin nasbedilmesini, alttaki şiirde لن ile fiilin cezmedilmesine kıyas ederler. Oysa birinci edat geçmiş zamandaki olumsuzluğu, ikinci edat gelecek zamandaki olumsuzluğu bildirir. Bu açıdan kıyasın tarafları arasında zıtlık sözkonusudur. Nasbedici لن edatıyla fiilin cezmedildiğinin örneği şu şiirdeki kullanımdır: لن يخِبْ الآن مَنْ رَجَاكَ وَ مَنْ حَرَّكَ مِنْ دُونِ بَابِكَ الْحَلَقَةَ َ
 

KIYAS TÜRLERİ
 
Kıyas-ı celî: Fer’ ve asıldaki ortak illetin ikisinde de aynı açıklıkta olduğu kıyas türüdür. Mesela elif lama bitişen tesniyelerdeki nünün düşmesinin (نجحَ طالبا المدرسةِ) bu durumda nunu hazfedilen cemiye (وصلَ معلمو الصف) kıyas edilmesi bü türdendir. Çünkü tesniyede nünün düşmesi Araplardan işitilmemiştir.

Kıyas-ı hafî:
Manası kapalı olan ve ancak istidlal yoluyla bilinen kıyas türleridir. Başka ifadeyle, açık kıyası terkedip daha uygun ve faydalı bir hükmü benimsemektir, ki bu da aslında istihsandır. Burada kıyasın illeti görünürde yetersiz ve sınırlıdır.
 

KIYASIN RUKÜNLERİ
 
1- Asıl: kendisine başka şey kıyas edilendir. Şartı, kıyas metotlarının dışına çıkan bir şaz olmamasıdır. Böyle olması durumunda her ne kadar simâ sözkonusu olduğu için kendi reddedilmese de başkası kendisine kıyas edilemez. En sahih kabule göre, asılların birkaç tane olmasında sorun yoktur.
 
2- Fer’: Başkasına kıyas edilendir. Bizzat kendisi Araplardan işitilmemiş olsa da, onların metot ve sözleri üzere bulunduğu için hüküm ve amel bakımından Arapça sayılır.
 
3- Hüküm: Fer’in asla kıyas edilmesiyle kazandığı sonuçtur. Arapların fiil ve tasarruflarından kıyasla elde edilen bir hükme de kıyas yapılabilir. Aynı şekilde delil bulunduğu takdirde hükmünde ihtilaf edilen bir asla da fer’ kıyas edilebilir. إلا’nın nida يا’sına kıyasla müstesnayı nasbetmesi böyledir. Zira o nasbeden fill yerine geçen bir harftir. Nida يا’sının amel etmesi ise, ihtilaflı konudur.
 
4- İllet: Asılla fer’ arasındaki ortak noktadır. Bu nokta üzerinden fer’ asıla veya asılın hükmüne hamledilmektedir. Nahivcilerin illetleri kuvvet bakımından kelamcıların illetlerine yakın, zanlar üzerine kurulu fakihlerin illetlerine uzaktır. Nahivdeli illetleri iki sınıfta ele alabiliriz:
 
Birincisi, Arapların kullanımında sabit olan ve dil kurallarına uygun düşen illetlerdir. En çok ve yaygın kullanıma sahip bu sınıf, yirmi dört tane illet şeklini kapsar. Bunlar, illet-i semâ (nahiv ilminin özü ve illetlerin en önemlisi. Örn. failin raf’ı, mefulün nasbı), illet-i teşbih (kıyas gibidir ve semâya yakındır. Örn. Faile benzediği için كان’nin isminin raf, mefule benzediği için ما’nın haberinin nasb olması), illet-i istiğna (örn. hazfedilmeleri gereken yerde, kendilerinden ihtiyaçsız olunduğu için (istiğna) mübteda ve haberin hazfedilmesi), illet-i istiskal (menkus isimde zamme ve kesrenin takdir edilmesi), illet-i fark (örn. Şurû fiillerinin haberinde ان bulunmazken, recâ fiillerinin haberinde çokça bulunması. Bunun nedeni, şimdiki zamana ait olan şurû ile gelecek zamana ait recânın arasının ayrılmasıdır) ve illet-i tevkid (örn. Manayı pekiştirmek için emir fiilinin başına nun-u sakile ve nun-u hafifenin getirilmesi) yirmi dört illetin öne çıkanlarıdır.
 
İkincisi, Arap dilinde değişmez ve sabit olmayan, fakat konularına göre Arapların sahih maksatlarından ortaya çıkan illet türüdür. Bu da kendi içinde ya her fail raftır, her meful nasptır gibi Arap diline yaklaştırıcı türde olur ya da fail neden raftır, meful neden nasptır gibi illetin illeti türünden olur.
 
Diğer taraftan,  tek hükmü iki illetle açıklamak mümkündür. Çünkü sonuçta bir açıklama işlevi gören illetlerin manada tesiri yoktur ve zaten bir şey meydana geldikten sonra sözkonusu olurlar. Mesela مُسلِمُوي  kelimesindeki و’ın ي’ye dönüşmesi iki illetten dolayıdır: و ve ي’nın birleşmesi, sakin و’ın mütekellim ي’sından önce gelmesi. Bunun gibi, iki hükmün de tek illete dayandırılması veya yok olan şeylerle illetlendirme yapmak mümkündür. Mesela zamirlerin mebni olmasının iraba ihtiyaçsız oluşlarıyla illetlendirilmesi son durumun örneğidir.
 

İLLETİ TESPİT YOLLARI (MESÂLİK-İ İLLET)
 
1- İcma: İctihad ehliyetine sahip Arapça uzmanlarının, bir hükmün illetinin ne olduğu konusunda ittifak sağlamasıdır. Maksur isimlerde harekelerin takdiri şekilde bulunmasının “özür” illetine dayandırılması böylesi bir icmadır. Çünkü elif, yumuşak ve hafif oldukça hiçbir zaman harekeleri kabul edemez. Menkus isimlerde de takdiri irabın illeti icma ile “istiskal/ağırlık”tır. Çünkü zamme ve kesrede ağırlık bulunmaktadır. Dolayısıyla yumuşak bir harfe çok daha ağır geleceklerdir.
 
2- Nas: Arabın illeti belirtmesidir. Mesela, جاءته كتابي diyen adamın müzekkeri (كتاب) müennes kabul etmesini (fiili müennes kalıpta getirerek) onun sonuçta صحيفة olduğuyla illetlenmesi bunun örneğidir.
 
3- İma: Gizli şekilde illete işaret etmektir. Emevi şairi Zirrame’nin وعينان ِ قالَ اللهُ كونا فكانتا  فعولان ِ بالألبابِ ما تفعلُ الخمرُ şiirinde فعولان kelimesini böyle raf yapmak yerine, كانتا fiilinin haberi olarak فعولين şeklinde nasbedilmiş söylemesi gerektiği Ferazdak’a sorulduğunda onun “ben de böyle söylerdim (raf okurdum)” demekle yetinmesi bunun örneğidir. O böylelikle açıkça değil, ama ima yoluyla كان’nin burada tam fiil olduğunu, habere ihtiyaç duymadan manasınının tamamlandığını, فعولان’nın ise hazfedilen هما (o iki göz) mübtedasının haberi olduğu için raf olduğunu işaret etmiştir.
 
4- Sebir ve taksim: Nahvî hükme ihtimali olan hususları sınıflandırıp böldükten (taksim) sonra her hususu tek tek inceleyip elemeye tabi tutma (sebr) metodudur. Mesela مرْوَان kelimesi ya فعلان kalıbı üzeredir. Bu durumda مرو aslı üzerine elif ve nun ekleri almıştır. Ya da مفعالا kalıbındadır. Bu durumda aslı olan رون üzerine lamdan önce mim ve elif eki almıştır. Yahut son olarak  فَعْوَالاkalıbı üzeredir. Bu takdirdeمرن  aslı üzerine vav ve elif eki almıştır. İşin buraya kadarlık kısmı taksimdir. Sebr, yani imtihanla eleme kısmında şöyle diyoruz: مفعالا ve فَعْوَالا kalıpları Araplardan duyulmamıştır. Geriye tek فعلان sigası kalır.
 
5- Münasebet: Fer’in asıla, asıldaki hükmün bağlandığı illet üzerinden hamledilmesidir. Naib-i failin raf konusunda faile hamledilmesi bunun örneğidir. Aracı illet, isnattır. Buna kıyas-ı illet de denir.
 
6- Şebeh/benzerlik: Asıldaki hükmün bağlandığı illet dışında bir benzerlik (şebeh) türüyle fer’in asıla hamledilmesidir. Fiil-i müzarinin sabit isim gibi irap alması bunun örneğidir. Aralarındaki benzerlik, ismin bir karineyle hususilik kazanması gibi (رجل herhangi bir adam. الرجل belirli bir adam) fiil-i muzarinin de şimdiki ve gelecek zamana elverişli iken bir karineyle ikisinden birine tahsis edilmesidir (يصلح uygun düşüyor/düşecek. سوف يصلح uygun düşecek). En doğru görüşe göre, böylesi bir şebeh kıyası illet kıyası gibi sahihtir. Bu kısım, kıyas-ı şebeh ismini alır.
 
7- Tard: Kendisiyle beraber hükmün bulunup illet noktasında münasebetin bulunmamasıdır. Başka ifadeyle, münasip olmayan bir illetin gözetildiği türlerdir. Mesela ليس’nin mebniliğini açıklarken, bütün çekimsiz fiillerde aslolan binadır, şeklinde illet ileri sürmek bunun örneğidir. Oysa doğru ve münasip olan, bütün fiillerde aslolanın mebnilik olduğunu söylemektir. Kimilerince huccet yerine geçmeyen bu kısma kıyas-ı tard denir.
 
8-  İlgaü’l-farık: Önemsiz yerler dışında fer’in asıldan hiç ayrılmaması, ikisi arasındaki farkın önemsiz bulunmasıdır. Birçok noktada zarfın mecrur kelimeye kıyas edilmesini buna örnek verebiliriz.
 

İSTİSHAB
 
Hükmün, kendisini ortadan kaldıran bir delil ve beyan gelinceye kadar eski hali üzere devam etmesidir. Mesela, mebnilik delili bulununcaya kadar isimlerde aslolan mureblik halinin devam etmesi istishabın örneğidir. Aynı şekilde mebnilik de fiillerin aslî durumudur. Nassın, icmanın ve kıyasın önceliği dolayısıyla istishab, nahvin en zayıf delilidir. Bu nedenle herhangi semâî veya kıyasî bir delille çakıştığında kendisine itibar edilmez.
 

ÇEŞİTLİ TÂLİ DELİLLER
 
Buraya kadar anlatılan birinci dereceden deliller dışında, herhangi bir başlık ve kural altına girmeyen tâli öneme sahip başka deliller de bulunmaktadır. Bu istidlallerin (delil çıkarma yollarının) isimlerini vermekle yetinelim: İstidlal bil-aks (Kıyas-ı aks), istidlal bi-beyanil-ılle, istidlal bi-ademid-delil fişşey alâ nefyih, istidlal bil-usül, istidlal bi-ademin-nazir, istihsan (kıyası-ı hafî), istikra, delîlül-bâkî…
 

TEARUZ VE TERCİH
 
1- İki nakil tearuz edip çakıştığı zaman, tercihe en uygun olanı alınır. Bu tercih ya iki nakilden birinin ravilerinin diğerinden daha fazla ya da ilmi ve hıfzı daha iyi olması şeklinde isnatta olur ya da iki nakilden birinin kıyasa daha uygun düşmesi şeklinde metinde olur.
2- Şaz kullanım ve zayıf lügatın tearuzunda, Arabın kullanımına uygun düşmeyen şaz geri plana itilir ve zayıf lügat öncelenir.
3- İki kıyas çakıştığında, naklî nassa veya başka kıyasa uygunluk gibi kriterlerle desteklenen kıyas tercih edilir.
4- Kıyas ve semâ/Araplardan duyum çakıştığında semâ öncelenir, fakat kıyasa ters düşen bu semâa başka bir şey kıyas edilemez.
5- Eğer çakışma kıyasın gücü noktasında ise, birinin illeti daha güçlü, diğerinin kullanımı daha fazla ise, kullanımı fazla olan illeti güçlü olana tercih edilir.
 

NAHİV KAYNAKLARINDAN DELİL ÇIKARACAK KİŞİNİN ŞARTLARI
 
Bu kişinin tabiî olarak taklid seviyesini aşması gerekir. Çünkü mukallit ancak müçtehide tabi olur. Her ilim için geçerli olan bu şarttan sonra nahiv özelinde aranan şartlara geçelim:
1- Arap diline, söz ve ahkâm bakımdan vakıf olmalıdır.
2- Nesri ve nazmı iyi bilmelidir.
3- Sözü sahibine nisbette yetkin olmalıdır. Ta ki müvelledle masnû şiiri birbirine karıştırmasın.
4- Rivayet durumlarını bilmelidir. Böylelikle rivayeti sahihi sahih olmayandan ayırabilimelidir.
5- Nahivcilerin icma ve ihtilaf ettiği konulardan haberdar olmalıdır.