Nahvin kolaylaştırılması


Arap Dilcilerinin Nahvin Kolaylaştırılması ve Yenilenmesi Konusundaki Çalışmaları

M. M. Sadık Fevzi Debbas
Kufe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

Özet-tercüme: Mustafa Alp


KONUNUN ÖZETİ


Bu yazıda amacımız, nahvi ıslah çalışmalarının tümünü anlatmak veya ortaya atılan görüş ve teklifleri derinlemesine münakaşa etmek değil, aksine konu elverdiğince değinide bulunmaktır. Bunun nedeni, nahvin kolaylaştırılmanın uzun zamandır bir münakaşa konusu olmasıdır. Özellikle konunun Kufe nahiv ekolüyle ve İbni Madâ’nın (h.592) amilin ve kıyasın iptaline dair iddiasıyla irtibatı bilinen bir şeydir. Bununla birlikte nahvin Basra’da doğmasına ve Kufeli nahivcilerin Basralılara talebelik etmesine rağmen, Basra nahiv ekolünde nahvin kolaylaştırmasının izlerine rastlamıyoruz. Bu noktada âlimlerin konumunu ve kolaylaştırmaya iten sebepleri tartışmaya çalıştık.

Bugün bildiğimiz, nahvin Arapçayla ilgilenen âlimlerin gayretlerinin ilk sonucu olduğu ve bu yönüyle nahvin Arapça dil ilimlerine temel teşkil ettiğidir. Bu ilmin esas gayesinin dil hatalarının (lahn) yaygınlaştığı bir ortamda Arapçayı konuşmada düşülen hatalardan korumak olduğu malumdur. İslam yayılıp Araplar diğer milletlerle temasa geçtiğinde, Kuran dili olan Arapçayı konuşmada bozulma ve hatadan koruma ihtiyacı doğdu. Bu doğrultuda Arap dil âlimleri gerekli kaideleri koyma yoluna gittiler. Gelişen süreçte karşımıza iki tür telif metodu çıkıyor:

1- Muhtelif mevzularla alakalı yazılan mufassal kitaplar.

2- Kıyası ve illetleri reddederek tafsili nahiv anlatımlarından kaçınan muhtasar kitaplar.

Bu noktada nahvin kolaylaştırılmasına yol açan faktör, kıyas ve illetlerde aşırıya kaçmak, amil olgusunu fazla öne çıkarmaktır. Bunlara bir de nahiv metinlerinin zorluğu eklenince ihtiyaç daha da artmaktadır. Kufe nahvinin nahvi kolaylaştırma çalışmasıyla irtibatı, Kufe ekolünde rivayet ve kıyasın geniş yer bulmasına dayanır. Kufelilerin dayandığı işaretin benzerini Basra ekolünde; Sibeveyh’te (h.180), Kutrup’ta (h.206) İbni Cinnî’de (h.392) ve Razî’de (h.686) buluruz.

Onları kolaylaştırma işine iten sebep, nahvin mantıkla karışması ve içine felsefenin girmesidir. Hatta İbni Madâ’nın amilin hazfine, nahvî tevil ve takdirlerin iptaline ilişkin çağrısının işaretlerini İbni Vallad (h.232) ve Nahhas (h.338) gibi kendinden önceki nahivcilerde görürüz. İş, şair Ebul Alâ el-Maarrî’nin nahivde talil, tevil ve felsefi metod sahipleriyle alay etmesine kadar varmıştır. Konunun önceki âlimlerle alakalı bu kısmı dışında günümüzdeki veçhesini, özellikle nahivde kolaylaştırmayı savunan Dr. İbrahim Mustafa, Şevki Dayf ve Mehdi el-Mahzumi gibilerin görüşlerini tartışacağız.


GİRİŞ


İslam’ın yaygınlaşması sonucu Arapların diğer milletlerle temasa geçmesiyle Arapçada baş gösteren dil hatalarının önünü almak için bazı âlimlerin zor nahiv eserleri telif etmesinin yanında, diğer bazıları öğrenimi kolay metoda yönelmişlerdir. Nahvin mantıkî ve felsefî tevillerden soyutlanarak ve gerek amilin gerek mantıkî kıyas ve illetin iptal edilerek kolaylaştırılmasını savunanlar, modern dilciler için “nahvin kolaylaştırılması/ teysîru’n-nahv” telif metodunun öncüsü olmuşlardır. Bu, geçmişteki âlimlerin sözkonusu alanda katkısı olmadığı anlamına gelmemelidir. Aksine onlardan kimi bu noktada açık bir gayretin sahibidir. Belkide nahvin mantıkla karışması Arapça kuralların konmasında zorluğa neden olmuştur. Bu noktada nahivciler ve lügatçılar, Arap nahvinin doğuşunda felsefi tesirin olduğunda ittifak halindedirler.

Nahivcilerin Yunan mantığından etkilenme bağlamında iki kısma ayrıldıklarını görüyoruz: Bir kısım, Rummanî (h.384) gibi görüşlerini büsbütün mantıkla karıştıranlardır. Ebu Ali el-Farisi (h.377) onun hakkında “Nahiv eğer Ebul Hasen er-Rummanî’nin dediği gibiyse, biz nahivden bir şey bilmiyoruz. Yok, eğer bizim dediğimiz gibiyse, o nahivden bir şey bilmiyor.” demektedir. (Nüzhetü’l-elibbâ fi tabakâti’l-üdebâ, s. 213) Diğer kısım, Seyrafî (h.368) gibi Yunan mantığını alma noktasında mutedil olanlardır. İşte bütün bunlardan sonra telife ihtiyaç doğmuştur, ki yazıya geçirilen kurallar uzun düşünce ve Arapçanın araştırması sonucu oluşmuştur. Özette belirttiğimiz üzere, gelişen süreçte karşımıza iki tür kitap telif yolu çıkmaktadır:

1- “Mutevvel” olarak bilinen, çeşitli konulara ait kitaplar. Sibeveyh’in (h.180) el-Kitab’ı ve Müberred’in (h.285) el-Muktadab’ı bunlardan sayılır.

2- “Muhtasarât” diye bilinen ve yeni nesle Arapçayı mutavval kitapların dışında kıyasa, illetlere ve tevile fazla yer vermeden, metinde detay ve girift anlatımdan kaçınarak öğreten kısa kitaplar. Halefü’l Ahmer’in (h.180) Mukaddime’si basit şekilde de olsa nahvin kolaylaştırması çığırının öncüsü kabul edilir. Muhtasar kitaplardan elimize ilk ulaşan odur. (el-Fihrist, s.95) Ardından Kisaî’nin (h.189) Muhtasaru’l-Kisaî’si, Yezidî namıyla maruf Yahya bin el-Mübarek’in (h.202) el-Muhtasar Finnahv’i, Muhammed el-Hamız’ın (h.317) el-Muhtasar’ı, İbnü’s Serrac’ın (h.316) el-Mucez’i, Zeccacî’nin (h.337) el-Cümel’i, Rummanî’nin (h.384) el-İcaz Finnahv’i ve Zemahşerî’nin (h.538) el-Enmuzec’i gelir. Bunlardan sonra peşpeşe muhtasar eserler telif edilmiştir. En meşhurları İbni Ecrum el-Mağribî’nin (h.723) el-Ecrumiyye’sidir.

Nahvi kolaylaştırma çalışmalarının önceki âlimlerde yapıldığına dair belkide en önemli delil, Halefü’l Ahmer’in şu sözüdür: “Nahivcilerin ve Arapça dil âlimlerinin fazla detaya ve illetlendirmeye kaçtıklarını, buna karşın öğrenci ve öğreticiye gerekli muhtasar metodu ve yeni başlayan kişiye anlaşılması ve hıfzı hafif gelecek anlatım üslubunu ihmal ettiklerini görünce, içinde asılları, edatları ve amilleri toplayacağım temel seviyede bir kitap yazmaya karar verdim. Böylelikle işbu satırlar ortaya çıktı.” (Mukaddime fi’n nahv, s.42) Dikkat edilirse, Halefü’l Ahmer burada açık şekilde Arapça dil kaidelerini kolay kavramlar altında değerlendirmeye çağrıda bulunuyor. Örneğin, edatlar ifadesiyle farklı manalara gelen edatların hepsini kastederek cer edatlarını, atıf edatlarını, istifham edatlarını, nasb edatlarını, cezm edatlarını, nefiy edatlarını ve şart edatlarını tek çatı altında topluyor. Ona göre, bütün bunlar öğrenciye kolay gelecek biçimde tek üst kavrama sahiptir.

Ayrıca Sibeveyh ve Müberred’in kitapları gibi önceki nahiv telifleri, nahvî zorluklar dışında kitabın düzeninin olmaması ve konuların karmaşık işlenmesi gibi birçok kusur içerir. (Fî ıslâhi’n-nahvil Arabî, s.23) Dr. Hatice el-Hadisî’nin belirttiği üzere, Sibeveyh’in kitabı konuları belli düzene göre ele almaz. Sonraya bırakılması gerekenleri öne alır, öne alınacakları sonraya bırakır. Bir başlık altındaki konuları bir arada işlemez ve bazı konuları alakası olmayan yerlerde anlatır. (Ebniyetü’s-sarf fî kitâbi Sibeveyh, s.67)  Yine de bazı araştırmacılar ilginç şekilde, Sibeveyh’in kitabını kendisinin düzenlemediğini, verdiği derslerin ve yaptığı konuşmaların vefatından sonra talebeleri tarafından derlendiğini ileri sürerler.


BİRİNCİ KONU:
KOLAYLAŞTIRMAYA YOL AÇAN UNSURLAR


Arap nahvi, hatta bütün Arapça dil ilimleri, Kur’an ve sünnet dilini tehdit eden tehlikelere karşı doğmuşlardır. Bu hassasiyetle dillerini düzgün şekilde çevre bölgelere ve yeni nesillere taşımak isteyen âlimler, telif sürecinde bir takım zorluklara düşmüşler, nahivde gereksiz detaylara kaçmışlardır. Bunlara bir tepki olarak nahvi kolaylaştırma akımı gelişmiştir. Akımın sorun olarak eleştirdiği nahvî problemler şunladır:


1- AMİL


Klasik anlatımda amil, nahvin bütün baplarına can suyunu veren kök işlevini görür. Böylesi bir amil anlayışı, Halil bin Ahmed el-Ferâhîdî’nin (h. 175) illet ve malul (illetin sonucu) hakkında söylediklerine dayanır. Dolayısıyla mantık ve kelam ilminin lügat çalışmalarına nüfuz etmesinden sonra ileri sürülen birçok görüş ve illet arasında amil teorisinin zeminini hazırlayan Halil’dir. Sibeveyh sonrası nahivciler bu nedenle amili felsefî şekilde anlamışlardır. Kelam ve mantığın illetlendirme anlayışına dayanan sözkonusu kabulde, nahiv basit dil tabiatından çıkıp aklî ve felsefî bir veçhe kazanmıştır. Buna göre, bütün nahiv işlemleri amilin etrafında dönmektedir. Arapça kelimenin raf, nasb veya cer almasını nahivciler eser/sonuç olarak görmekte, tıpkı mantıkta olduğu gibi mutlaka bir müessir/sebep bulunması gerektiğini öne sürmektedirler.

İrap işte bu eserin adıdır ve ya zahiren ya takdiren bir amilin tesiri altındadır. İlk nesil nahivciler burada ittifak halindeyken, amilin cinsi ve hakikati konusunda ihtilafa düşerler. Temmam Hasan dışında günümüz dilcileri de bu konuda geçmiştekiler gibi düşünür. Böylelikle nahivciler amili hakikî tesir ediciler gibi algılayarak lafzî ve manevî kısımlarına ayrılmışlardır. Bununla birlikte İbni Cinnî raf edici, nasb edici ve cer edici amil olarak sadece konuşanın kendisini görmüş, (El-Hasâis, 1/110) bu yönüyle nahvi kolaylaştırma çalışmasını başlatmıştır. Bu konuda İbni Madâ kendisini takip etmiştir. Sözün burasında nahivcileri amilin iptal talebine iten gerekçelere kısaca göz atalım:

A- Amilde yaşanan görüş ayrılıkları: Nahivcilere göre, irap amilin eseridir. Amil ise lafzî ve manevî kısımlarına ayrılır. Lafzî amili, söylenişte payı olan şeklinde tanımlamışlar, zahir ve mukadder diye yine iki kısma ayırmışlardır. Manevî amili de söylenişte varlığı olmayan şeklinde tarif etmişlerdir. Bu şekilde iki amil için birçok kural koymuşlar ve nahvi asıl gayesinden saptırmışlardır. Sonuçta ortaya birçok farklı türde amil ve bunların detaylarında yaşanan ihtilaflar çıkmıştır.

B- Nahvin mana yönünün ihmal edilmesi: Amil olgusu, onun tevili ve bıraktığı eser nahivcileri öylesine meşgul etmiştir ki, kalıpların manalarını ve belagat yönünü büsbütün ihmal etmişlerdir. Cümlenin mukayyet veya mutlaklığının, terkip yollarının, müsnedin hallerinin, takdimle amaçlanan hedeflerin ve cümlenin zikir ve izmar durumlarının nahivde hakkı verilmemiştir. Amile abanmak, manayı unutturmuştur.

C- Benzerlerin birbirlerinden koparılması: Kelamın amil temeli üzere taksime tabi tutulması, benzer şeylerin aralarının ayrılmasına sebebiyet vermiştir. Böylelikle ayrılması gereken şeyler birleştirilmiş, birleştirilmesi gerekenler ayrılmıştır. Mesela olumsuzluk/nefy edatları olan leyse ve lâ’yı cinsini nefyeden lâ babında, len’i fiil-i müzariyi nasbedenler babında, lem, lemma ve nehiy lâ’sını fiil-i müzariyi cezmedenler babında görürüz. Oysa daha uygun olan, hepsinin nefy başlığı altında toplanmasıdır. (İhyâü’n-nahv, s.37-38)

D- Edatların aidiyeti: Nahivciler edatları üç grupta değerlendirir: (Medresetü’l-Kûfe, s.400)

1- Fiillere ait olanlar

2- İsimlere ait olanlar

3- Fiil ve isim arasında ortak olanlar

Onlara göre, edat ancak ait/muhtas olduğu zaman amel eder. Bu mantıkla fiile mahsus olanlar fiilde amil, isme mahsus olanlar isimde amildir. Mahsusiyet taşımayıp ortak olanlar mühmeldir, amel etmez. Bu nedenle mesela Basralıların çoğunluğuna göre, sebebiyet fa’sından ve beraberlik vav’ından sonra gelen fiil, zorunlu şekilde hazfedilen bir en’le nasbedilmiştir. Kufelilerin çoğunluğu da onun hilaf veya sarf sebebiyle nasbedildiğini söyler. İki tarafın böyle demesinin nedeni, kendilerine göre fa ve vav’ın amel etmemeleridir. Çünkü ikisi fiillere de isimlere de gelirler. Görüldüğü üzere, eğer amil teorisi olmasaydı, bu ve benzeri zorlama tevillere, takdirlere gerek kalmayacaktı. İbni Madâ tam da bu nedenle, amil teorisinin iptal edilmesini savunur. Bu şekilde nahiv öğrenimindeki tevil ve takdir zorluğundan kurtulmak mümkün olacaktır.


2- TA’LİL/ İLLETLENDİRME


Istılahta illet sahibinin/malül bulunduğu halden değişimini ifade eden illet, kıyasın esaslarından biridir ve bütün nahivciler tarafından kullanmıştır. Talil/illetlendirme ile ilgili ismi ilk anılan kişi, Ebu İshak el-Hadramî’dir (h.117). İllet başlangıçta hisse dayalı iken ve nahivciler durumun ağırlığı veya nefse hafif gelmesi gibi nedenlerle illetin bilinmesini sağlıyorken, zamanla aşırıya kaçılmış, artık illetin illeti araştırılmaya başlanmıştır. Hatta bazıları illetin tevkıfî/ilahi tayinle olduğunu ileri sürmüştür. (el-İktirâh, s.46) İlleti talimî, kıyasî ve cedelî diye kısımlara ayırmışlar, o kadar ki Dinevrî (h.415) Simâru’s-Sanâa kitabında 24 kısımdan bahsetmiştir. Oysa gayet net olan gerçek şudur: İtibara alınması gereken illetler, Arapçayı öğrenenlere kolaylık sağlamaya ve bu yönüyle nahvi kolaylaştırmaya dönük geliştirilen talimî olanlardır. Mesela “inne zeyden kâimün” cümlesinde zeyd’in nasb oluşunu, inne’nin ismini nasb ve haberini raf etmesiyle açıklayışımız böyledir. Bunun dışındaki kıyasî ve cedelî illetler, nahivden sayılmazlar ve ne herhangi bir şiiri ne nesri anlamaya yardımcı olmazlar.


3- KIYASTA AŞIRILIK


Lügatta “takdir” anlamına gelen kıyas, (Lisânü’l-Arab, Kâse md.) ıstılahta “bir şeyi, kuşatıcı bir özelliğiyle itibara almak” şeklinde tarif edilir. (el-İktirâh, s.42) Bir fer’in asla hamledilmesi, bir aslın fer’e hamledilmesi, benzerin benzere hamledilmesi ve zıddın zıdda hamledilmesi gibi kısımlara ayrılan kıyasın, kendisine kıyas edilen/ makisi aleyh, kıyas olunan/makis, illet ve hüküm gibi esasları bulunur. İbni Cinnî (h.392) lügavî kullanımı kıyas ve kullanıma uygun, kıyasa uygun fakat kullanımı şaz, kullanıma uygun fakat kıyası şaz ve hem kıyası hem kullanımı şaz şeklinde dört kısma ayırmıştır. (el-Hasâis, 2/99) Her ilmin kıyasa ihtiyacı olduğu halde, nahivcilere birkaç açıdan eleştiri getirilmiştir:

A- Nahivciler kıyas konusunda aşırıya kaçmışlardır. Ebu Ali en-Nahvi’nin sözü meşhurdur: “Lügatta elli meselede hata yaptım, lakin kıyasta tek hatam olmadı.” (el-Medresetü’l Bağdadiyye, s.381)

B- Fer’in asla, aslın fer’e, benzerin benzere kıyası caiz ve makbuldür. Fakat zıttın zıtta kıyası caiz ve makbul değildir. Nahivcilerin cinsi nefyeden lâ’yı tekitli en’e kıyas etmeleri bu kabildendir. Nefiy ile ispat arasındaki zıtlık açıktır. (en-Nahvü’l menhecî, s.32)

C- Kıyasın kısımlarından iki tanesi (kıyasa uygun, kullanımı şaz ve kullanımı uygun, kıyası şaz kısımları) lügata ters düşer. Ayrıca kıyas, Kuran ve sünnetle birlikte insanların nesir ve şiirsel kullanımlarının araştırılmasıyla (istikra) oluşan lügatın tabiatına uzaktır. (en-Nahvü’l Arabî binâ ve nakd menhecî, s.18)


4- NAHVİ ANLATIM ÜSLUBU


Yazarın fikirlerini anlatma yolu anlamına gelen üslup, açık-kapalı, ilmi-edebi, beliğ-gayr-i beliğ olabilir. Yazarlar bu konuda farklı farklıdırlar. Araştırmacılar lügat ve nahiv anlatımında iki metottan bahsederler: Kufeliler Arap dilini bütünüyle nahiv eğitimine sokmak isterken, Basralılar sadece fasih kullanımların nahve girebileceğini savunur. (Teysîru’l-Arabiyye beynel kadîm ve’l hadîs, s.32) Bu genel tutum, nahivde telif üslubuna da doğal olarak yansımış, neticede açık ve kolay anlaşılan kitaplar olduğu gibi, çoğunlukla girift bir anlatım tarzı hâkim olmuştur. Çoğu nahiv kitabı neredeyse bulmaca gibi delalet, hüküm ve işaret diline sahiptir. Belkide nahiv öğrenmenin zorluğu nahiv kitaplarından, nahivcilerin metotlarından ve nahvî kaidelerin tabiatından kaynaklanmaktadır. (Hareketü tecdîdi’n-nahv ve teysîrihî fi’l asri’l hadîs, s.15)


5- METOD VE CEM


Nahivciler nahvî kuralları yeni oluşturdukları dönemlerde şehirlerden uzak, köklü çöl kabilelerine itimat etmişlerdir. Ravilerin zikrettiğine göre bunlar altı kabiledir: Kays, Temim, Esed, Hüzeyl ve Kinane ile Taîlerin bir kısmı. (el-İktirâh, s.19) İlk zamanlar nahivciler cem ve istikra (dilsel kullanımları toplama ve araştırma) usulüne dayanmaktaydı. Bu durum, Abdullah bin Ebu İshak (h.117), Ebu Amr bin el-Alâ (h.154) ve Halil (h.175) gibi birinci kuşak dilcilerin metodundan açıkça anlaşılmaktadır. Onların lügatın alınması noktasında böylesi mekânı ve zamanı sınırlayıcı tutumu ve simaı (dilin işitsel öğrenimini) belli kabilelerle hasretmeleri, başka önemli bir yönü ihmal etmelerine neden olmuştur. Zaman ilerleyip nahivde farklı ekol ve görüşler ortaya çıktıkça, bazı nahivciler şehirlere yakın kabileleri de dilde referans kabul etmişlerdir. Buna rağmen birinci asırdan dördüncü hicri asrın sonuna kadarki dili toplama (cem) çalışmalarında Arap dili bütünüyle kuşatılamamış, birçok lügat kullanımı zayi olmuştur.


6- FARAZİ DURUMLAR


Nahivciler, nahivle alakası olmayan, nazım ifade etmeyen, dili korumayan ve hatayı engellemeyen birtakım pratikler geliştirmişlerdir. (el-Bahsü’l-lüğavî ınde’l Arab, s.124) Nahiv kitaplarından hayli yaygın olan bu duruma ellezi ve elif lam’la verilen haberleri örnek verebiliriz. İbni Akîl (h.769) bu mesele dair şunları söyler: “Nahivciler, bu konuyu talebeyi imtihan etmek ve onun pratiğini geliştirmek için üretmişlerdir. Sarf ilminde de benzer egzersizler vardır. Sana ellezi ile herhangi bir isimden haber ver, dediklerinde bunun zahiri, ellezi’yi örnek vereceğin isme haber kılmandır. Lakin işin aslı böyle değildir. Aksine haber kılınan sözkonusu isim, kendisinden haber verilen ise ellezi’dir. Kastedilen, sana böyle bir şey söylendiğinde ellezi’yi mübteda yapman, getireceğin ismi cümlenin sonunda haber kılman, ortadaki cümleyi ellezi’nin sılası, ellezi’ye dönen âidi de haber yaptığın isimden bedel/ıvaz yapmandır. Buna göre sana ضربت زيدا cümlesindeki Zeyd’den haber ver, denildiğinde الذي ضربته زيد dersin. Burada ellezi mübteda, zeyd haberi, darabtühü cümlesi ellezi’nin sılası, fiilin sonundaki ha da haber kılınan zeyd’in halefi/vekilidir ve ellezi’ye dönmektedir. Görüldüğü üzere misal, konuşanın sebebini bilmediği zorluklara ve aşırı takdire sokmaktadır. Buna benzer birçok nahvî meselede mantıktan etkilenmenin bir neticesi olarak, kıyas ve farazî durum sözkonusudur.


7- BAZI KELİMELERİN ASILLARINI TAHMİN YOLUYLA BİLME


Arap dili, Akadça, Asurca, Babilce, Aramice, Kenanca, Fenikece, eski Yemence ve Habeşçe gibi Mezopotamya dillerinin (Sami dil ailesinin) bir üyesidir. Bu nedenle Arap dilini öğrenenlerin en azından kardeş dillerden birinden haberdar olması gerekir. Çünkü onlar olmadan bilgisi eksik kalacaktır. Oysa nahivciler nahvi, insanların bu imkânını ortadan kaldıracak seviyeye getirmişler ve böylelikle sözkonusu diller arasında kıyaslama yapmanın ve kök lafızların tespit edilmesinin önünü tıkamışlardır. Sonuçta geçen zamanla birçok kelime kökü silinince tahmin ve zan yoluna gidilmiş, çıkan ihtilaflar, aslı ve faydası olmayan farazî durumlar nahiv öğrenimini zorlaştırmıştır. Nahivcilerin leyse, lâte, len, izen ve lakin gibi kelimelerin asıllarına ilişkin yaşadıkları ihtilaflar bunun örneğidir.


İKİNCİ KONU:
BASRALILARA VE GÜNÜMÜZ NAHİVCİLERİNE GÖRE NAHVİN KOLAYLAŞTIRILMASI


Nahvi kolaylaştırma çalışması, Kufeli âlimlerle ve İbni Madâ el-Kurtubî’nin çağrısıyla alakalıdır. Oysa nahvin doğuşu Basra’da gerçekleşmiş ve Kufeliler bu konuda Basralılara talebelik etmişlerdir. Bu nedenle kısa biçimde Basralıların konuyla ilgili durumlarına değinmek istiyoruz. Araştırmacılar, nahvi kolaylaştırma çalışmalarının Kufe’de başlamasını, bu ekoldeki rivayet ve kıyas genişliğine bağlarlar. Aslında Kufelilerin dayandığı birçok işaretin benzerini Sibeveyh, İbni Cinnî ve Kutrub gibi Basralı nahivcilerde de görmekteyiz. Hatta İbni Madâ’nın amilin, tevil ve takdirlerin hazfine, ikinci, üçüncü illetlerin ve mantıkî kıyasın iptaline ilişkin daveti önceki nahivcilerde de rastlanan şeylerdir. Mesela İbni Vellad (h.232) nahivde kıyasın güçlendirilmesi fikrine karşı çıkmış ve nahivcilerin Arap dilinin takipçileri olduğunu belirtmiştir.

Yine Nahhas (h.338) ilmi olmayan talil, tevil, takdir ve baplardan kaçınmıştır. İş Ebul Ala el-Maarrî’nin (h.449) talil, tevil ve felsefi metot izleyicileriyle dalga geçmesine kadar varmıştır. (Dirâsât fi’l lüğati ve’n nahv, s.68) Aynı bağlamda İbni Cinni raf, nasb, cer ve cezm edenin bizzat konuşanın kendisi olduğunu savunmuş, İbni Madâ ve Razî gibiler bu konuda kendisini takip etmiştir.

Nahiv kaideleri özelinde konuşacak olursak, kolaylaştırma taraftarlarının bu noktada yoğun bir ilgiyle irap olgusuna eğildiklerini görürüz. Onlar önceki nahivcilerin esas kabul ettiği amil etkeni dışında irap değişimini izaha kalkışmışlardır. Bu, yeni ve sadece Kufe ekolüyle alakalı değildir. Büyük bir ihtimalle Sibeveyh’i amil teorisini geliştirmeye iten, lügavi faktörlerdir ve gerek isimlerde gerek fiillerde irap emaresini bir çatı altında toplama gayretidir. (el-Mefhûmü’t- tekvînî li’l âmili’n nahvî ınde Sibeveyh, s.1) Aslında bu kolaylaştırmadan başka bir şey değildir. Zeccacî bu konunda şunu söyler: “İsimler mana durumlarına göre fail, meful, muzaf ve muzafün ileyh olabildikleri halde, ne görüntülerinde ne de yapılarında sözkonusu manaları gösteren işaretler bulunmamaktaydı. Bu durumda irap harekeleri sözkonusu manaları haber veren vasfa büründüler ve sonuçta harekeler doğrudan manaları gösterir oldu.” (el-İzah, s.69-70)

Gelişen süreçte Kutrub Muhammed bin el-Müstenir (h.206) çıkarak kolaylaştırma çağrısında bulundu. Ona göre irap harekeleri, diğer hareke ve sükûndan çıkmaktaydı ve sözün geçme/vasl durumunda konuşmayı kolaylaştırmak gibi bir vazifesi vardı. Yine Arap dili manalara delalet etme amacına dönük olarak iraplanmamıştı. Kutrub’un bu görüşü daha önce Halil’in dile getirdiği görüşün tefsiri mahiyetindeydi. Bununla birlikte, kendisi cumhura göre manalara delalet eden irap harekelerinin önemini inkâr etmede ileri gitmiştir. Modern dönemde bu görüşe dayanan Dr. İbrahim Enis, irap harekelerinin kelimelerin bünyesinden bir unsur olmadığını ve nahivcilerin zannettiği gibi manalara delalet etmediklerini savunmuştur. Ona göre her kelimede aslolan, sonunun sakin/harekesiz olmasıdır. Bu noktada mebni ve mureb diye isimlenenler eşittir. (Esrâru’l Arabiyye, s.242)

Bir diğer modern dönem nahivcisi İbrahim Mustafa, irap alametlerinin cümlenin oluşumda manalara delalet ettiğini ve fakat nahivcilerin iddia ettiği gibi amilin gerektirdiği bir sonuç olmadığını ileri sürer. (Dirâsât fi’l lüğati ve’n nahv, s.69) Onun sözlerinden anlaşılan, nahivciler irap emaresini, isim ve fiillerdeki muhtelif harekeleri amillere bağlayıp bazısını zahir, bazısını takdirî yapmakla hata etmişlerdir. Çünkü bir lafzı muayyen bir manada kullanmak onu merfu ve mensub yapmakta, zahir veya mukadder bir amilin etkisi burada bulunmamaktadır. Bu şekilde amilin hazfi ve Arapça kaidelerin kolaylaştırılması mümkün olur.

Burada İbni Madâ’nın nahvi kolaylaştırma ve onu felsefenin, mantığın tesirinden kurtarma çağrısına değinmek gerekir. Zira bazı araştırmacıların da belirttiği gibi, onun çabası nahvî ıslahın öncüsüdür. İbni Madâ şunları söylemektedir: “Bu kitaptaki amacım, nahivcinin ihtiyacı olmayan şeyleri nahve almamak ve nahivcilerin hep birlikte hata ettikleri hususlara dair uyarıda bulunmaktır. Onların nasbın, cerrin ve cezmin ancak lafzî bir amille, rafın ise hem lafzî hem manevî amille olacağı yönündeki iddiaları bu kabildendir.” “Nahvî amillere gelince, bunların ne lafızlarının ne de manalarının amel ettiğini hiçbir akıllı söylememiştir. Çünkü bunlar irade ve tabiatlarıyla bu işi yapamazlar. Yapıp eden, ehl-i hakka göre Allah’tır.” (er-Reddü ale’n nühât, s.78)

Aslında İbni Madâ genel olarak amili reddetmemekte, yalnızca onun Allah Sübhanehû olduğunu söylemektedir. Harekeler ise konuşanın yapıp ettiği şeylerdir. Biraz daha derine indiğimizde onun amilin Allah mı yoksa konuşanın kendisi mi olduğu noktasında tereddüt yaşadığı, bu yönüyle her iki görüşü de zaman zaman dile getiren İbni Cinnî’yi takip ettiği söylenebilir. Dr. Ahmet Mekki el-Ensarî, İbni Madâ’nın Kufe ekolünden, bilhassa nahivci Ferra’nın görüşlerinden etkilendiğini kaydeder. (el-Ferrâü ve mezhebühû fi’l lüğati ve’n nahv, s.172) Günümüz dilcilerinin bir kısmı, Kufe ekolünün araştırılmasının önemine ve her tür nahvi kolaylaştırma gayretinde Kufeli âlimlerin görüşlerine müracaatın gerekliliğine dikkat çekmiştir.

Belkide Prof. Abbas Hasan’ın görüşü, nahivcileri hayli yoran amil münakaşasına son noktayı koyabilecek niteliktedir. Şunları söylemektedir: “Amilin konuşan, manevî ya da lafzî, zahir, mukadder veya hazfedilmiş olması bizi ilgilendirmez. Bu sadece şekle ait yüzeysel bir konudur. İnsaf ve kolaylaştırma adına yapmamız gereken, amilin lafzî ve manevî iki türüne yönelip konuşan anlamındaki kısmından sarf-ı nazar etmemizdir. Bunun nedeni, lafzî ve manevî amilin Arapçayı yeni öğrenecek kişiye kolaylık sağlaması, hissi olduğunda onu görmesi, manevî olduğunda onu anlamasıdır. Böylelikle kolay şekilde kelime ve cümleleri belleğine kaydedebilecektir.” (el-Lüğatü ve’n nahvü beyne’l kadîmi ve’l hadîs, s.189)

Dr. Şevki Dayf er-Reddü ale’n nuhât adlı esere yaptığı tahkikte uzun bir giriş yazmış, burada Islâhun-nahv ve tecdîdüh eserinde temel bulan birtakım nahvî teklifler ileri sürmüştür. Bunlar amil teorisinin iptali ve nahiv konularının yeniden düzenlenmesidir. (Tecdîdü’n-nahv mukaddimesi) İsim cümlesinin hükmünü iptal edenlerden (nevasih) söz ederken, bunların cümle-i ismiyyeden cümle-i fiiliyyeye çevrilmelerinin zorunlu olduğunu, böylelikle tam fiil olacaklarını, nasb ettiklerinin de (haber değil) hal olacağını belirtmiştir. (Fî ıslâhi’n-nahvi’l Arabî, s.143) Bu görüş, kane ve kardeşlerinden sonra gelenlerin hal olarak nasb oldukları şeklinde daha öncesinde Kufelilere nisbet edilir. (el-İnsâf fî mesâili’l-hilâf, msl.119)

Bir başka dilci Muhammed Ali el-Kürdî nahvin kolaylaştırılması noktasında esma-i sittenin/ beş ismin harflerle değil harekelerle irap alması, tesniye, cemi müzekker salim ve ikisine katılanların takdirî harekelerle irap alması ve atf-ı beyan ismini alan tabiye ihtiyacın olmadığı gibi önerilerde bulunmuştur. (Mecelletü’l-mecmai’l-Ilmî el-Irakî, c.2, ikinci yıl, 1951) Benzer şekilde Prof. Abdulkazım el-Yasiri atf-ı beyana, bedele ve tevkide delalet etmesi için tercüme kavramını gündeme getirmiştir. Ona göre klasik nahivdeki tabiler/tevâbi’ konusu (ki na’t/sıfat, tevkid, atf-ı beyan, bedel ve atf-ı neskten oluşur) na’t ve tercüme şeklinde iki başlıkta işlenmelidir. (Dirâsât fi’l lüğati ve’n nahv, s.88)