Bu hayatı başka birinde göster, ona da peygamber diyeyim



SİYER-İ NEBÎ: BU HAYATI BAŞKA BİRİNDE GÖSTER, ONA DA PEYGAMBER DİYEYİM!

İşte benim idolüm… Bir filmdeki rolüyle hayran olup gerçek yaşantısıyla soğuduğum sinema yıldızlarından çok öte. Sürrealist şairler, underground yazarlar, mitolojik kahramanlar ne ki! Benim starım o. Hayal ettiğin, yokluğunu hissettiğin ne varsa bu hayatın içinde. Aşk mı? Burada. Savaş mı? Burada. Doğa, dostluk, gerilim, hüzün, sosyallik hepsi burada. Siyer-i nebî gibi bir yaşantı tabii ki insanı peygamber eder. Benim peygamberim… Kem küm etmeden peşinden gidebileceğim lider, boynuna sarılıp salya sümük ağlayacağım dost, bütün gizli komplekslerimi çekinmeden açabileceğim sırdaş… Onun dışında kime elimi atsam bir yanı çürük çıktı. Zühdüne vurulduğum kişide sosyal hayat görmedim. Adaletine hasta olduğumda analar gibi şefkat yoktu. İlim deryaları gönül yoksunu idi. Usulcacık kalbime dokunanlarda modern vizyon yok. Hoş ben kim oluyorum ki!

Şu fani cihanda, özellikle ultra-modern çağımızda en çok yakındığım şey bölünmedir. Ontolojik, insanî ve dinî bölünme… Düşünsene, önce insan kâinattan koparıldı. Kuşlardan, karıncalardan ve dere boylarından bağımsız bir varlık olduğumuz zehabına kapıldık. Horoz sesi artık sadece telefon melodilerinde. Sonra insanî bölünme başladı. Siyah tenli beyazdan, işçi patrondan, patolojik olan sağlıklıdan ayrıldı. İnsanî bölünmenin diğer boyutunda ruhtan kopuk beden, duygudan kopuk akıl, kalpten kopuk sözcükler yer alıyor. Ve tabii dinî bölünme… İbadet sûfîlerin parseline girdi, siyaset ümerânın, ilim ulemânın… Domuz yemek haram. Peki ya sokak köşelerinde esrar çeken gençlere sahip çıkmamak? Fıkıh onunla ilgilenmez işte. Peygamberî yaşantıda beni en çok tavlayan husus tam da bu. Bütüncül ve içi içe bir hayat. Teheccüd namazları, hurma lifleri, kılıç şakırtıları ve Rab bir arada. Ah burayı birkaç satır uzatmak isterdim...

Bi kere ot bitmeyen, medeniyet görmemiş bir coğrafyada dünyaya geldin. Neden Roma ya da Pers İmparatorluğu’nun ihtişamlı bir kentinde değil? Ne demek bu? Her şeyi kendi tırnaklarınla kazanacaksın. Günün birinde, mesela bir veda hutbesinde, eskinden çoğu bedevi yüz bin insan tek yürek, tek ses seni dinlerken bu durum, ne kadim kültürüne ne insan kalitene yorulmayacak. Hiç kimsenin, hiç bir şeyin minneti olmayacak üzerinde Rabbinin lutf u kereminden başka. Rabbimizin rolü apayrı. Ciltler yetmez. “O seni yetim ve öksüz bulup sığınacağın bir ortam sunmadı mı? Şaşkının biriydin sen. O yol yordam göstermedi mi?”

Bu nasıl bir kader, ne acı bir acı bu böyle? Baban henüz yirmi beş yaşında ve sen anne karnında iki aylıkken ölüyor. Bir baba için ölmekten daha zoru, çocuğundan uzakta, onun boynunu son kez doyasıya koklamadan ölmektir. Geride yirmi üç yaşında, ilk göz ağrısının cenazesini bile göremeyen bir anne. Geride çöl fırtınalarında kaybolan hayaller, göçebe kabileler dolusu hasret… Aman Allahım, o da ne! Annesini de koparıyor kader altı yaşındaki dalından. Anne diye kavurucu öğle sıcaklarının göğsüne koy başını yavrucağım. Güney kervanlarına koş her sabah annem geldi diye. Dünyanın bütün oyuncakları ve bir o kadar bütün oyuncaklar bir anne koynunun sıcaklığına erişebilir mi? En üstünler, en çok acı çekenlerdir. Kanından ve ırkından olmayanları da içine alsın diye ölümlerle öyle açmış ki Rabbim senin kalbini…

Ana babaya doymadıysan çocuklara doyacağını sanma. Kendi ellerinle toprağın soğuk kollarına teslim edeceksin ilk yavrunu, sonra diğerini, sonra diğerini, sonra diğerini, sonra diğerini. Tek Fatıman kalacak senden sonraki altı aya. Demek sevdiklerini kaybederek sevmeyi öğreniyor insan. Çok uzaklardakilere yer açılsın diye toplanıyor en yakındakiler. O ki takdir edenlerin en iyisidir. Kıyamete dek gelen bütün annelere yer açtı kalbinde. Yeni Zelandalı çocuklar, Bolivyalı silah kaçakçıları, Ugandalı mahkûmlar! Gelin. Benim önderimin kalbinde size de yer var.

Benim kahramanım koyun otarmıştır gençliğinde. Bodur otlaklarda muallaka şiirleri terennüm eden sırtı terli bir çobandır o. Ne namuslu, ne mağrur bir meslek! El emeğiyle parasını kazanan bir insanı hangi sermaye tekeli, hangi banka konsorsiyumu tehdit edebilir? Bütün peygamberler aynı mesleğin tornasından geçmemiş mi? Liderliğe hazırlığın ön aşamaları… Sabır, itidal ve idare ocağı… Öyle ya, insanın kalbini kazanmak, onun bir parçası olduğu eko-sistemin de kalbini kazanmayı gerektiriyor. Sesleri gök kubbeyi inleten hocalar ey! Hayvan barınaklarında durum nedir bilir misiniz? Sanayi atıklarından deniz canlıları ne halde acep? Her dakika karşıdan karşıya geçen kaç masum hayvan eziliyor araba tekerleri arasında? Metropollerde yaşam alanları hızla çalınan kedi ve köpekler sizler gibi hangi güvenlikli siteye, hangi toplu konut projesine kaçsın ey medeniler!

Ve işte evleniyorsun… Bir kadına değiyor elin. Zarafete, merhamete ve sükûnete değiyor. Babanın maddi desteğini, annenin şefkatini sunacak bir kadın bahşediyor sana Rabbin. Sevin şimdi. Serin akşam kumlarına kapan ve ağla mutluluktan. İyi bir hanım ne iyi bir saadettir hele sen de iyiysen! Sarp kayalarla çarpışan ruh bir güzel yumuşar yumuşak bir avuç içinde! Ne kadar azıyla yetinmeye razı olursak, o kadar büyüğüne mazhar eder bizi Yaratan, Yaraları Kapatan… Uzlet köşesinden halka akıl veren bir guru değil, sokağın ve ailenin içinde halkla soluyan bir peygamber kılmayı diledi seni Rabbin. Gel de hayran olma işte. Biz rızık endişesiyle ve bireysel konforumuz bozulmasın diye bir iki çocuğa, o da otuzundan sonra ancak razı oluyorken, bu mübarek insan altı çocuk babası. Üstelik Hatice annemiz kırklı yaşların üstünde. “Sizin en iyiniz, hanımlarına en iyi davranandır” diyen bir önder. Eşlerini sırayla savaşlara götürmesi, el âlem ne der demeden onlarla şakalaşması ve yarış yapması, milli kutlama ve gösterilere onları götürmesi, elbisesindeki sökük yırtığı kendi onarması, ev işlerinde onlara yardımcı olması…  Davayı, yoğun iş temposunu ve yorgunluğu bahane edip hanımlarına vakit ayırmayan, bir sahil yürüyüşünü, bir park gezisini, ayda yılda bir cam silip evi süpürmeyi eşine çok gören, ağlayan çocuğu susturması için her defasında eşlerine bağıran kocalar... Yani fırıncı Celal abi, bankacı Hüseyin bey, belediyeden müdür Ekrem! Bu peygamberden bize mutlaka lazım.

Derken mağarada altı aylık manevî kamp süreci başlıyor… Yaş kırk. Gençliğin ihtiras köpüğünün kaybolup olgunluk deminin çöktüğü zamanlar. İlk vahiy alışın. Bir pazartesi günü Cebrail iniyor tanımsız maveradan. Ötelerlesin, ötelerdesin şimdi. Yıllardır sırrını çözemediğin o tanrısal boşluk artık doldu. Bütün soruların cevap bulduğu, bütün kaçışların nihayete erdiği ilahî soluk sarmaladı ruhunu. Seçilenlerden kılındın, çünkü seçilmek derdinde değildin. Kazandın, çünkü bir kazanç beklentin yoktu. En iyi komutan en iyi asker olduğu için seçildin sen. Uymayı beceremeyen yönetmeyi de beceremeyeceği için. Sıradan, namuslu ve alnının teriyle yaşamını idame ettiren koyun çobanı olmaya razı olduğun için çağlara ve nesillere önder yaptılar seni. Demek bekârlıkta ne kadar iyiyse evliliği de o kadar iyi insanın. Hizmet etmeyi bildiği kadar hizmet görüyor, mutlu etmekten hoşlandığı kertede mutluluğu buluyor insan. En azıyla yetinenler hep daha fazlasını bulacaklar ve ötesine tamah edenler daha azından bile mahrum kalacak. 

Peygamber oldun ya, birçok dostunla aran açılacak bundan böyle. Senli sofraların tadı kaçacak bazıları için. Toprak evlere çatı yaptığın yıldızlar altında beraber yürüdüğün kimi dostların yol değiştirecek seni görünce. Peygamberlik… Kulun kula kurduğu her tür sömürü tezgâhını dağıtmak… Bu vakte dek ahlaklıydın sadece. Artık ahlaklı kılacaksın; çevreni, sesinin ulaştığı her yeri. Toprağın altında olgunlaşan tohumun çatlama anı bu. Tarihin belli dönemeçlerinde toplumlar özlerindeki ilahî sese sağırlaşır ve sahte ilahlar edinirler. Ekonomiden kültüre birçok put türer zihinlerde. İnsanın insana, hatta insanın kendine kurduğu birçok sinsi tuzak… Din bile putlaştırılabilir bazı. Allah’ı bile parsellemeye cehdeder bazıları. Hak dava için lüks konutlarda sefa sürer kimi. Vatan millet için büyük ihaleler kovalar, putları yıkarken putlaşır kimileri. Bu dönemeçlerde tarihin yönünü değiştirecek ilahî müdahale elçiler üzerinden gerçekleşir. 

Ey Rasül! Ne zordur yaşadığın çevrenin yerleşik kalıplarını kırmak! Üstelik karizman çizilecekse ve üstelik en yakınlarından başlamanı istiyorsa Rabbin. Sahi, ne zordur yakın bir dosta hayatını sarsacak gerçekleri söylemek! İlk vahyin psikolojik etkisiyle dehşete düşmüş bir halde evine koştuğunda öyle güzel teselli etti ki seni hayat yoldaşın… “Hayır! Yemin olsun ki Allah asla seni yüzüstü bırakmaz. Çünkü sen…” Bütün mesele bu çünküden sonrası dostum. “Çünkü sen akrabanı gözetirsin. Doğruyu söylersin. Güçsüzlerin yükünü yüklenirsin. Yoksulun kazanmasını sağlarsın. Misafiri ağırlarsın. Haktan gelen musibetlere karşı insanlara yardım edersin.”

Öyleyse bu hususlar temeldir. Dinin namaz gibi, oruç ve hac gibi sonraki ibadetleri hep bu temel ahlakî ve sosyal sorumluluklar üzerinde yükselir. Hangi meslek ve konumda Müslüman olursan ol, önce ahlaklı ve çevrene karşı duyarlı olacaksın. Ve sizi kankalarınızdan ve kafadarlarınızdan değil, mahalledeki berberden soracağız. Teyze oğullarınızdan, ön şeritteki araç sahiplerinden, sokağınızdaki çöp konteynerini karıştıran kedilerden… Bir namaz, eğer üst kattaki komşunun ay sonunu nasıl getirdiğini düşündürmüyorsa, o kültürfiziktir... Yüreğini açabildiğin kadar müminsin. Güvercinlere, köşedeki bakkala, eve gelen tesisatçıya… O zaman gelin gerçekte size neyin haram olduğunu söyleyeyim: İşçi eti, akan ter ve yoksula bölüştürülmeyen mallar…

Sana üç yıl süre. Dinin sokaklara, ülkelere, hatta kıtalara taşacak yükünü omuzlayacak çekirdek kadronu yetiştir. Gizli davet dönemiyle önce imanî güçlenme, ardından açık davetle sosyal güçlenme ve hicretle siyasî güçlenme… Eğer bir toplumun kökleşmiş değerlerini değiştireceksen, sana ödetilecek bütün bedellere göğüs geren küçük bir grubu eğiteceksin önce. Gayet sessiz ve pasif bir direnişle doğrularına çağıracaksın insanları. Hiçbir vaat yok, hiçbir atama ve terfi sözü yok. Dikenli otlar gibi insanı yara bere eden acı sade… Üç yıllık ambargoda yükselen çocuk iniltileri, ana feryatları ve açlık dalga dalga yayılıyor. Ne kara bahtlı sahabelersiniz siz! Yıllar sonra din güçlenip ganimetler yığıldığında peygambere katılsaydınız ya! Bugün kızgın kumlarda sürüklenmek var size. Premium otomobiller sensörlü garajlardan peş peşe girerken size iett’lerde ter koklamak var. Buna rağmen kendileri gece yarıları direklere kavga dövüş bayrak asarken, başkanlarının restoranlarda zengin ağırladığı partililer gibi değilsiniz siz. Peygamberiniz de sizinle aynı çile ve işkencelere maruz kalıyor. Siz bir gündür açsanız emin olun, o üç gündür aç. Yıllar sonra fetihler müyesser olup çoğunuz geniş bağ bahçe sahipleri olduğunuzda bile, o yine yüzüne iz çıkaran hasırın üstünde uyuyor olacak. Böylesi şeffaf bir kardeşlik bağı, böylesi eşit bir inanç birliğini başka nerede bulurum?

Öz vatanın haram ediliyor sana. Kureyş’in aristokratları civar kabileleri de saflarına katarak bir avuç adanmış ruha aman vermiyor. Açık davet döneminde tevhid meşalesini bir adım daha öteye taşımak, bir putperest haneyi daha aydınlatmak için her fırsatı değerlendiriyorsun. Hac mevsimlerinde komşu kabilelere yapılan davet ziyaretleri, taşlanarak döndüğün Taif yolculuğu ve yol ortasında yüzüne karşı sövgüler, sataşmalar… Arkadaşlarından bir kısmını Habeşistan’a göndermek zorunda kalıyorsun. Din birliği yetmediğinde ahlak ve adalet birliği devreye giriyor. Hanif mayanın tutması için meşru bütün kapılar çalınmalı. Peygamberliğin onuncu yılı, hüzün yılı… Siyasî koruyucun amcan, ruhî koruyucun hanımın yok artık. Üç gün arayla hissedilen derin siyasî ve ruhî boşluk... Sokağın ve yuvarın daha bi ıssızlaşması… Sevgili Efendimizi en sıkıntılı ve himayesiz yıllarında omuzlayarak sanki görevlerini tamamlamış gibiler. Onu küresel dünyaya açacak Medinelilere teslim edip veda ediyorlar.

Ey Hatice! Ana babasız ve beş parasız bir kocanın bütün kalp fırtınalarını, bütün fikir çilesini yirmi dört yıl engin şefkatinde eriten fedakâr yoldaşım! Müslümanların bir köle, bir çocuk ve bir kadından ibaret olduğu günlerin isimsiz kahramanı ey! Muzaffer dönemleri göremeden gittin. Sana sevdiğin kolyelerden almak isterdim, ucu ince işlemeli yüzüklerden. Ama olmadı işte. Tam da çile ve yoksulluğumun en feci dönemine rastladın. Hakettiğin rahatı bir türlü sağlayamadım. Rabbim sana benden çok daha fazlasını verecektir. O ki emanete sahip çıkanların en hayırlısı. Haticem! Bu dünya sana doymak için çok kısa sürdü. Seni ahiretime sakladım.

Şimdi Medine yolundasın… Hicretten başka yol kalmadığında, hiç ummadığın Yesrib’ten bir el uzattı sana Rabbin. Dileseydi Mekke’de de büyütürdü bu davayı. Hatırlasana, hicret yolunda bile kâfirin birini kılavuz etti sana. Böyledir Rabbinin işleri. Bir hayır çalışmasının, bir ilim ve ahlak hareketinin yakınındakiler şımarmaya başlayınca, biz olmazsak bu değirmenin suyu kesilir kuruntusuna kapılınca, başka bir yerden, bambaşka bir yerden sondajı vurur Rabbin ve nice varlık için hayat suyunu fışkırtır şaşakalırsın. Ama Mekkeliler haketmediler bu kutlu dine ev sahipliği yapmayı. Vah zavallılar! Bugün kaçtınız. Yarın, Mekke fethedildiğinde nasıl kaçacaksınız? Muhammed’den kurtuldunuz diyelim. Muhammed’in Rabbinden nasıl kurtulacaksınız?

Medine’ye hicretin 21. Yüzyıl Türkiye Müslümanları için apayrı bir önemi var tabii. Muhalifken cihad edebiyatı yapıp iktidar olunca vatanı, bayrağı her şeyin önüne alanlar… Çanakkale sözkonusu olduğunda niçin vatan kadar şeriatın, bayrak kadar Allah’ın adı geçmez? Mesele vatansa geri her şey gerçekten teferruat mıdır? Şehitlik sınır muhafızlığı mı, kelimetullah mücadelesi midir? Peygamber niye terketti öz yurdunu? Kaçan bir hain miydi yoksa vatanını düşman ellere bırakan? Sizin gibi kanının son damlasına kadar savunmaya gücü yoktu he belki… Kimi vakit din ve vatan yol ayırımına gelir insan. Hicret budur. Bazı din ve aile-soy ayırımına gelir. Bedir, Uhud budur. Etnik milliyetçilik ve Hegelyen devletçilik anlayışına sahip olanlar için siyer-i nebî haliyle romantik bir idealden, hayalî bir tatminden öteye gitmiyor.

Ve ilk savaş… Damadın kayınçosuyla, babanın oğluyla sırf Allah için vuruşmaya çıktığı Bedir meydanı. Cihadın sade mümin zayiatı olduğu güçsüz aşama geçilince cihada izin verildi. On beş yıl boyunca düşmanın her tür tecavüzüne bir fiskeyle bile olsa cevap verilmesini istemeyen Allah Rasülü, Medine’de Muhacir-Ensar arasındaki kardeşlik anlaşmasıyla sağlanan ruhsal birlik ve Yahudilerle yapılan ortak vatan savunması anlaşmasıyla sağlanan siyasî birlikle, hala fiili çarpışmaya girmemenin bir acziyet olduğunun farkında. Çünkü güçsüz merhamet zillet, merhametsiz güç zulümdür. Çünkü cihad kıyamete dek bütün imanlı toplumların izzetidir. Şehadetin ve sıcak çatışmanın ümmete kazandırdığı dinamizmi ne ilmî çalışmalar ne teknik ilerleyişler hiçbiri kazandıramaz. Bugün ümmet-i Muhammed en çok da düşmana sille indirme imkânını yitirdiği için mustarip değil mi? Cihadı önemsiyorum. Önemsiyorum cihadı. Bir kılıç darbesinin kalpteki imanı nasıl ve nasıl tahkim ettiğini bilir misin? Bir gün önce kulağı koparılan mücahidin ertesi sabah namazında yaşadığı feyzi hissedebilir misin? Ölümü gerçekten kabullendikçe keşfederiz yaşamın zevkini. Evlilikler daha bi evlilik, sohbetler daha bi sohbettir o zaman. Bir gülüşün ne denli muhteşem olduğunu bilir acının dibini bulan. Gel de tutulma yaşamın kılcallarına nüfuz etmiş böylesi peygambere!

İşte benim idolüm… Elindeki kılıç dilindeki duaya, kaşlarındaki hiddet kalbindeki merhamete engel olmamış biricik önderim. Onda her şey öylesine bir arada ve uyumlu ki… Sizin üstadınız, komutanınız ya da lideriniz böyle mi? Dar bir çevrenin blokajında yaşamaz mı? Kenar mahallelerde bir bekâr odasında üç arkadaş yaşayan Batmanlı konfeksiyoncunun da davetine gider mi? Siz hiç din önderlerinizi evde çarığını dikerken, yol kenarında çakıllara uzanmış uyurken, sokakta çocuklarla oyun oynarken gördünüz mü? Ben gördüm.