Ateist bile olmayan gençler geliyor, farkında mısınız?



İDEAL NESLİN İNŞASI İÇİN BEŞ ADIM

İnancın sağlamlığı maddenin gücüne bağlıdır. Bütün ahlaki değerler veya dini kabuller, fiziksel gerçekliğin algılanma biçimine göre belirlenirler. Esen şiddetli bir rüzgâr kişiyi ne kadar etkiliyorsa, ilahî inanç da ruhunda o denli tesir icra eder. Aklın gerçeklik şirazesi dağılmışsa artık dinin ve imanın ona verebileceği bir şey yoktur. Bitkilerin ve vahyin dili farklı sözcüklerle aynı tevhid dizelerini terennüm eder. Birine sağır olanlar, diğerine de kayıtsız kalırlar. Müslümanıyla gavuruyla, müdürüyle çobanıyla çağdaş en büyük ve en temel sorunumuz aslında budur: Gerçekliğin yitirilmesi. Neyin sahi neyin hayal olduğunun bulanıklaşması. Hakikatin bütünüyle göreceleşmesi... Onun için modern dünyaya İslam'ın ya da herhangi bir değerler manzumesinin bir şey verebileceğini, ufak da olsa etki edebileceğini sanmıyorum.

Makinalı tüfekle taranmış kundaktaki bebeklere karşı bir şey hissetmeyen milyonların, reytingi yüksek romantik bir dizide gözyaşlarına boğulduğu, sokak köpeklerinin boynuna tencere geçirilip tecavüz edildiği bir dünyada, din olsa olsa kültürel bir motiftir, manevi bir lükstür. Burada insanlara namazı, tesettürü, faizi değil, en temelde gerçekliği anlatmak gerekir. Toprağın ekin gücünü, taşın sertliğini, güneşin ısısını, rüzgârın yağmur bulutlarını taşımasını... Çağdaş bireyin cami halısından önce çimenlere basmaya ihtiyacı var. Kur'an'dan önce kuş seslerini dinlemeli. Ki ancak böylelikle Kuran'ın fecre, incire ve zamana yemin edişi ruhunda bir etki uyandırsın.

Türkiye’de orta yaş ve resmi söylem muhafazakârlaşırken, gençlik kimliksizleşiyor

Küresel tüketim sistemine ve popüler kültüre son hızla entegre kılınmaya çalışılan Türkiye’de yetişkinlerden değil belki, ama gençlerden yana hiç iç açıcı tablo görmüyorum. Türkiye’de orta yaş ve üstü kesimlerin dini serbestiyete kavuştuğuna, devlet kurumları ve sivil toplumda İslamî pratiklerin hızla arttığına şahit oluyor ve bunun için iktidardakilere teşekkür ediyorum. Okullarda din derslerinin artırılması, imam hatiplerin çoğaltılması, kız-erkek müstakil sınıflara doğru atılımların başlatılması elbette önemli adımlar. Lakin tek başlarına tıpkı Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin modernleştirilmesi gibi üsten inmeci ve hormonel bir gelişme olmaktan kurtulamıyorlar. Beş maddede ele alınan gençliğin asıl yozlaşma nedenleri ele alınmadıkça, atılan adımlar gençlik özelinde eksik olmaya devam edecektir.

Dolayısıyla resmi iktidarın ciddi çabasına rağmen kısmen onu da aşan bir gerçek var: Gençlik önü alınamaz bir şekilde çözülüyor. Gelecek nesil 80’lerin, 90’ların gençliğinden çok farklı biçimde apolitik, hissiz, dirençsiz ve kayıtsız olacak. Din, ümmet, millet, vatan ve hatta namus sinirleri alınmış bir dip dalga gençliği geliyor beyler! Yakın dönem gençlerinin en büyük problemi aşırı ideolojik bölünmelerse, yeni gençlerinki büsbütün ideolojisizlik olacak. Kimlik çatışmaları yerini hepten kimliksizliğe bırakacak. Etnik milliyetçilik dünya vatandaşlığına evrilecek. Yakın döneme kadar insanları dinden çıkma tehlikesiyle, olmadı vatan elden gidiyor tehdidiyle, en olmadı namuslar çiğnenecek diye korkutabilirdiniz. Yeni gençleri bunlarla silkeleyemeyeceksiniz. Çünkü onların dini gayet kişisel, vatanları tüm dünya. Namuslarını sorduğunuzda, benim bedenim benim kararım, diyecekler.

Bu kısmı fazla uzatmak istemiyorum. Amacım, zaten herkesçe dillendirilen eleştiriler sıralayarak çıkmaz sokağa sürüklemek değil. Bu yazının omurgasını iki sorunun cevabı oluşturuyor: Müslüman gençliği çürüten mikroplar neler? Ve ideal gençlik için hangi adımlar atılmalı? Birbirine bağlı iki soruyu beş maddede cevaplamaya çalıştım. Bunlar, bir taraftan sorunu imlerken diğer taraftan çareyi gösteriyor.  

Müslüman gençliği çürüten mikroplar ya da ideal neslin inşası için beş adım

1. Cihadsızlık: Gencin imani motivasyonunun ve direnç gücünün kırılması

Burada cihad, Kuran’daki muhtevasına uygun şekilde bizzat savaştan sivil toplumlardaki tartışma platformlarına kadar fiili mücadelenin ve aktif politikanın bütün veçhelerini kapsıyor. Bu yönüyle kısaca “dinamik mücadele” demek olan cihadı, tarih boyu olduğu gibi bugün de Müslümanların muharrik unsuru ve motivasyon kaynağı olarak görüyorum. Hangi toplumsal tabakaya ve tarihsel aşamaya sahip olurlarsa olsunlar, cihad yapmayan, yani aktif mücadele içinde olmayan Müslümanlar, ilk önce imani şevklerini, ardından toplumsal prestijlerini kaybederler. Çünkü insanı yaşatan en temel güdü, dostlarına beslediği sevgi, düşmanlarına duyduğu nefrettir. Türkiyeli bir mümin olarak Sudanlı mümine beslediğimiz sevgi, ancak örneğin İslam karşıtı bir Fransız’a duyduğumuz nefretle beslenebilir. Bu noktada ılımlı İslam ve muhafazakâr demokrasi gibi humaniter yaklaşımlar, sözkonusu gerçeği maskelemeye yönelik emperyalist illüzyondan başka bir şey değildir. Dediklerimi fazla düşman siyaseti gütmekle ve tepkisel olmakla itham edenler olabilir. Lakin önemli oranda küffar bilincini diri tutmak ve evet, tepkisel tavır takınmak, kâfirlere buğzu emreden birçok Kuranî nassın doğrudan emrettiği  husustur.

Cihad şuursuzluğunun ve düşmanı gerek gözden gerek gönülden ırak tutmamanın en vahim sonucunu bugün gençlerde görüyoruz. Gençlerimiz özellikle tarihten ve sıcak çatışma ortamlarından koparıldıkları için gavurlara karşı imani bir öfke halinde değiller. Uzun yıllar Müslüman topraklarını sömüren Avrupa ülkelerine tam aksine hayranlık duyuyorlar. Bugün Amerika, İngiltere, Fransa ve Almanya başta olmak üzere nice mazlum kanı döken emperyalist devlet, bir Yemen’den, bir Malezya’dan, bir Sudan’dan çok daha fazla sempatiye mazhar. Bu basit karşılaştırma, günümüz gençlerinin ümmet bağlarının zayıflığını, dolayısıyla küffarın siyasi, ekonomik ve kültürel saldırısına karşı mukavemetsizliklerini ortaya koymaktadır. Oysa hevasını ilah edinen kafir ve müşriklerin şahsında somutlaşan bozgunculara ve hadsizlere karşı kin duymayan bir genç, bacısının tesettürüne hayranlık duyamaz. Namazda Rabbin huzuruna çıkmaya can atmaz. Kuran sesinden haz duymaz. Çünkü iman damarlarına kan pompalayacak cihad enerjisinden yoksundur. Çünkü Allah için atılan veya yenen bir tokadın verdiğini veremez hiçbir nasihat, hiçbir kitap pasajı. Çünkü kalabalık bir amfide, inançsız bir profesöre hakkı hatırlatan gencin üzerine çektiği soğuk bakışlar kadar kalbindeki takvayı artıramaz hiçbir tesbih, hiçbir hoca sohbeti.

Gençler için cihad diğer taraftan eylemde somutlaşır. Zira sokağa hakim olamayan değer su üstüne yazılan yazıdır. Sokağın dili ise projeler, vaatler, toplantılar değil, eylemlerdir. Fikir eylemi doğurduğu gibi, eylem de fikri güçlendirir. Her inanç meyvesini eylemle alır. Düşünceler, kanaatler eylemle denenirler. Eylem pratikleriyle teorilerimizin dayanıklılık testini yaparız. Eylemler kadar hiçbir şey karşıtları birleştirmez. Sözlerle ayrılığımızı derinleştirir, eylemle aramızdaki mesafeyi kısaltırız. Burada eylemle sade illegal tutumu, mitingi, yürüyüşü kastetmiyoruz elbette. Aksine yabancı birine merhaba demekten uluslararası kültür organizasyonlarına kadar hayata geçmiş, kendinin dışına çıkmış her şeydir eylem. Artık cevabın ikinci boyutuna geçebiliriz.

Gençlerin cihad bilincini nasıl diri tutacağız? 

a. İslam tarihini öğreterek:

Bir neslin tarihi kökleriyle bağını koparırsanız, artık avcıların saldırısına açık hale gelir. Günümüz gencinin kadim kültürü ve coğrafyasıyla münasebeti, abartılı menkıbeler üzerinden giden Osmanlıcılıktan ibaret. Osmanlı’dan demiyorum dikkat edin, Osmanlıcılıktan... Bir şeye körü körüne hayranlık beslerseniz, bir daha ne onu araştırmaya gerek duyarsınız ne de herhangi bir kusuru olabileceğini kabullenirsiniz. Yeni neslin tarihiyle bağlantısı tam da böyle. Bunun yerine sadece Osmanlı’yı değil, Hazreti Adem’den başlayarak peygamberler tarihini ve eski ümmetlerdeki tevhid mücadelesini, ardından özel olarak Peygamber Efendimizin Mekke ve Medine’deki mücadelesini, dört halife dönemindeki fetihleri ve fitne hareketlerini, düşülen hatalardan bugün nasıl dersler çıkarılacağını, sonrasında Emeviler’deki coğrafik genişlemeyi, Abbasilerdeki kültürel ilerlemeyi; Endülüs İslam tarihini ve İspanya’da Müslümanlara uygulanan asimilasyonu, daha sonra Karahanlılardan Gaznelilere, Selçuklulardan Osmanlılara Türklerin Cumhuriyet ilanına kadarki fetih hareketlerini ve son olarak Cumhuriyet döneminde halkın gördüğü siyasi ve kültürel soykırımı gençlere öğretmeli ve bunları ailenin sıcak gündeminde tutmalıyız.

Gencin bütün bir İslam tarihini elekten geçirip kendisine kahramanlar edinmesini, yer yer öfkelenip yapılan hatalara isyan etmesini sağladığımızda, cihad bilinci için ilk aşamayı tamamladık demektir. Evde ailenin gündemi bir akşam Abdulhamid’in tahttan indirilmesi olmalı, bir akşam Hz. İbrahim’in puta tapanlarla mücadelesi, diğer akşam Yavuz Sultan’ın Şii politikası, başka sefer Hz. Ebubekir’in Ridde Savaşları… Piyasada konuyla ilgili birçok kitap mevcut. Tarih çok önemli arkadaşlar! Batı merkezli yaşadığımız için maalesef tarihin merkezini Avrupa tarihi oluşturuyor. Asya ve Afrika sanki silinip gitmiş. Hız ve tüketim çağında kaybedilen çok değerli bir hazinedir tarih, yani toplumsal hafıza, yani bin yılların tecrübesi…

Hipnotezile edilmişçesine Amerikan filmlerini seyreden bir çocuğa anlatın bakalım Amerikalıların bölgenin asıl sahibi Kızılderililere neler yaptıklarını! O çocuğun bakışı nasıl değişecek! Fransa’nın Cezayir’deki katliam fotoğraflarını gösterin onlara! Özgürlükler ülkesi Hollanda’nın geçmişindeki sömürge İmparatorluğunu anlatın! Kölelerin nasıl çalıştırıldığını, esrar savaşlarını, insan hayvanat bahçelerini… Bunları bilmeyen bir nesil tabii ki Batıyı hayaller ülkesi görür. Tabii ki küfrün ardındaki bozguncu zihniyeti anlayamaz. İmanla küfür arasındaki farkın sadece kelime-i şehadet getirmek olduğunu zanneder. Bu kadar nötr, bu kadar önemsiz bir detay… Bilmez ki iman aslında insanın özündeki fıtrat koduna sadık kalması, küfür ise ihanet etmesidir. Mümin doğal bir bitki gibi yaratılışındaki tüm değerleri koruyup kendine ve çevresine menfaat sağlarken, kafir genetiğiyle oynanmış sahte bir bitki gibi hem kendine hem çevresine zarar verir. Allah’ı itiraf etmeyen kafir, genetiğiyle oynanmış organizmadır. Köksüzdür ve bulunduğu ortama zararlı virüsler yayar. Bilmez bunu o genç. İşte bu gerçeğin tezahürlerini en iyi tarih üzerinden gençlerimize gösterebiliriz.

b. Tebliğ şuuru aşılayarak:

Tebliğ ya da emri bil maruf nehyi anil münker, en basit ifadeyle, dinin reklamını yapmaktır. Esasında hepimiz bilinçli veya bilinçsiz halde belli markaların, belli giyim stilinin, belli yaşam tarzının gönüllü reklamcısı konumundayız. Bu bağlamda din de tebliğ prensibiyle bizden orjinal ilahi patentli ürünlerin, başka ifadeyle şiarların tanıtım ve tavsiyesini yapmamızı ister. Müslümanlar maalesef, düşünce ve eylem özgürlüğünün, şahsi tercihlere saygının zokasını yutmuş durumdalar. Bize bunları telkin eden çağdaş dünya, kent bulvarlarından cep telefonu aplikasyonlarına kadar ürün pazarlaması, bilinçaltı mesajları, gereksiz talep oluşturma ve sınırsız tüketime dönük reklam zehrine batmış durumda. Müslümanlara bir taraftan kabullerini salt vicdanlarında yaşatmayı ve kimsenin tercihine müdahale etmemeyi salık verecekler, diğer taraftan dört bir yanımızı saran reklamlarla gözümüze, kulağımıza ve kalbimize sürekli istemediğimiz gayr-i meşru sinyaller gönderecekler. Ve biz bunu bir güzel yutacağız.

Geçmişteki fiziksel müdahalenin ve sözel uyarının yerini bugün çok daha etkili biçimde zihinsel manipülasyonlar, imaj ve algı çalışmaları almıştır. Medyanın ve sosyal yaşantının her karesinde bir metaa indirgenerek teşhir edilen kadın bedenleri, milyonlarca erkek için ağır tahrik unsuru ve duygusal istismar olmuyor mu? El kadar çocukların zihinlerine fütursuzca boca edilen şiddet oyunları ve cinsel sahneler çocuk istismarı değil mi? Düşük gelirli ve mütedeyyin yüzbinlerce aileye her akşam servis edilen ünlülerin lüks ve hedonist yaşantısı, dizilerdeki gerçeküstü ve dindışı kız-erkek ve karı-koca ilişkileri aile bireyleri için büyük bir fitneden, hain bir kışkırtmadan başka nedir ki?

Öyleyse tuzağı farkedip karşı atak başlatalım. Bunun üstesinden gelmemizin yegâne yolu, tebliğ üzerinden -üstelik insanlığın faydasına olan- değerlerimizin aktif birer tanıtımcısı olmamızdır. Ey anneler, babalar! Ey öğretmenler, hocalar ve kanaat önderleri! Gençleri televizyon izlemeye sınır getirerek, istediği cep telefonunu ve eve interneti geciktirerek, arkadaşlarıyla gezmesini takip ederek koruyamazsınız. Bunlar güzel, fakat son derece yetersiz ve hatta geri tepen önlemlerdir. Yasaklar çekicidir ve insan bir yasağın hazzını, ancak ondan daha zevkli gelecek bir meşru alışkanlıkla aşabilir. Örneğin sigaraya değil, spora ve doğa aktivitelerine yoğunlaşmak... Detaylara değil, büyük fotoğrafa odaklanmak… Gençleri pasif yaşamdan aktif yaşantıya geçirin. Alıcı değil, verici olsunlar. Genç kızlar sadece şahsi tesettürleriyle kalırlarsa, profan anaforun içinde kaybolup giderler. Bunun ötesinde onları tesettür savunucusu yapmalıyız. Gördüğü açıklara -tabii ki en güzel üslupla- nasihat eden, onlara açık arkadaşlarından daha güzel bir arkadaşlık sergileyen aktif bir kişiliğe kavuşturmalıyız. Gençleri sakınmayın kötü diye arkadaşlarından, muhabbet ortamından, kişisel zevklerinden… Aksine onların ruhuna nüfuz etsin, yanlışlara müdahale etsin, tartışsın… Onlara kaçma ve savunma refleksini değil, mücadele etme azmini kazandırın.

Gencin tebliğle yanlışlara müdahale alışkanlığını kazanması haliyle ebeveynin örnekliğine bağlı. Onlara söylememeli, göstermeliyiz. Şahsen benim annemin mutat halleriydi yanlışa ve haksızlığa müdahale. 1O Kasımlarda duran insanları işlerine devam etmeleri için uyarmak, 12 Eylül döneminde cezaevindeki oğlunu ziyarete gittiğinde namaz için gardiyanlarla tartışmak, şehirlerarası otobüste sesli müziği ve uygunsuz filmleri kapattırmak, üst katta gayri meşru tezgâh kuran atarlı kadını mahalleden taşındırana kadar karakolda ve mahkemede mücadele vermek… Allah razı olsun, çarşaflı bir kadının tek başına sergilediği tebliğ örnekleriydi bunlar. Böyle ana babalara ihtiyacımız var. Gençlerin birer tebliğci olmaları, kendilerine cihadın dinamizmini ve imani motivasyonu kazandıracaktır, merak etmeyin. Öğrenci, çırak, konfeksiyoncu, müzisyen farketmez; gençlerimiz inançlarının aktif savunucusu olmalı. Din niye bugün camilere, vakıflara, ramazan aylarına ve kitap sayfalarına hapsedilmiş durumda? Kumarhanelerle, konser salonlarıyla, sanat galerileriyle ve sosyalist derneklerle kim ilgilenecek?

Elbette tebliği dille hatırlatmayla sınırlamıyorum. Bizzat yaşantıyla şahsi örneklik dışında modern metotlardan istifade etmeliyiz. Örneğin periyodik olarak gençler farklı fraksiyonlardan sivil toplum kuruluşlarını ziyaret edebilirler. Kadınlar günü, işçiler günü gibi özel sayılan günlerde konuya İslami açıdan yaklaşan broşürleri kendi çapında bir organizasyonla kamuoyuna dağıtabilirler. Önemli gördükleri hususlarda basit videolar hazırlayıp sosyal medya hesaplarından paylaşabilirler. Özellikle yerli ve yabancı ünlülere tıpkı Peygamberimiz gibi İslam’a davet mektupları yazabilirler. Bu herkesin ihmal ettiği çok önemli bir konu. Turistik bölgelerdeki yabancılara kendi dillerinde dini içerikli kısa ve öz kitapçıklar dağıtabilirler. Bunlar gibi pek çok aktivite, tebliğin çağdaş varyantlarıdır ve gençleri acayip diri tutar. Öyle ya, başkasına anlatmak aslında kendine anlatmaktır ve insan en hızlı şekilde yine başka bir insan veya insanlar üzerinden ilerleme kaydeder.

2. Besleyici aileden tüketici aileye: Erkek ve kadının ekonomik rekabetinde ezilen gençler

Aile toplumun çekirdeği olduğuna göre, gençlerin kişilik yapılarının burada oluştuğu bir gerçek. O halde birçok sorun gibi ideal nesil için de aileden işe başlanmalı. Bugün Müslüman aile ne durumda? Karı koca rolleri nasıl dağılıyor? Çocuklar ve gençler nasıl bir aile eğitiminden geçiyorlar? Kuşkusuz bunlar, Türkiye’nin sosyolojik dönüşümüne, evlilik ilişkilerinin evrilmesine, kadınların iş ve kariyer hedeflerine, yeni mesken tipine ve bu meskenin modern dekorasyonuna kadar birçok olguyla paralel şekilde cevaplanacaktır. Bununla birlikte konumuz doğrudan aile olmadığı için şu kadarını söylemekle yetinelim: Geçmişte fertlerini besleyen, onların cinsel ihtiyaçlarından duygusal gereksinimlerine, ekonomik darlıklarından kültürel açıklarına kadar hemen her konuda üyelerini tatmin eden bir aile müessesesi söz konusuydu. Tam anlamıyla bir yuva olan bu müessese, diğer taraftan kendi içinde sosyal canlılığı ve ekonomik dayanışmayı getirecek kadar geniş ve kabalıktı.

Bunun yerini günümüzde bireylerini tüketen, onların duygusal ve ekonomik enerjilerini sonuna kadar emen bir aile var. Üstelik öncekinden çok daha dar ve az sayılı bir üyeye sahip. Aile gitgide çatısı altındakiler için bir yük ve her fırsatta bu yükün altından dar bireysel yaşantılara ve dışarıdaki eğlence mekânlarına kaçılıyor. Kişisel tercihlere göre değişen bu rahatlama ve şahsi koloniyi kurma uğraşı, doğal olarak aileyi ortak bir duygu dünyasından, müşterek bir hedef azminden mahrum kılıyor. Bir genç açısından bunun neticesi, ailesinde karşılayamadığı tatmini, ucu açık birçok adreste araması demek. Yıkıcı aşklar, zararlı alışkanlıklar ve kimlik çatışması en yoğun şekilde ailedeki bu gedikten gencin iç dünyasına sızar. Bu noktada acilen iki tarafın bir adım atması gerekiyor: Kocalar iş yüklerini hafifleterek, kadınlar -mecburiyet dışı- çalışma hayatından çekilerek yuvalarına dönmelidir. Bu evet, aile giderlerinin azaltılıp tasarrufun devreye girmesi anlamına geliyor.

Kendine yeten aile: Kocalar iş yüklerini hafifleterek, hanımlar çalışma hayatından çekilerek yuvaya dönmeli

Ruhsal empati için fiziksel birliktelik, duygusal kaynaşma için tensel temas çok önemlidir. Hazreti Peygamberimizin sahabelerle sabah akşam beraber olması, mutlaka günde beş kez bir araya gelip inanç ve duygu dayanışması sergilemeleri neden bizim ilgimizi çekmez? Oysa çok mühim bir nokta. Sahabelerin Peygambere olan imrenilesi bağlılığının temelinde günün birçok zaman diliminde ona yakın olmaları, savaşlardan yemek ziyafetlerine hayatın birçok aşamasında onun örnekliğine bizzat tanık olmaları yatıyor. Her şeyin izah edilebilir, somut bir nedeni var. Sevgi de bakım ve onarım ister. Duygular sık sık güncellenir, kalp sürekli kabuk değiştirir. Günümüzde aile en çok da bu bir aradalıktan, ortak muhabbet ve hareketten yoksun. Erkek akşam eve kaçta gelecek de, kadın -eğer çalışmıyorsa- ekrandaki gündemden kurtulacak da ve tabii çocuklar odalarındaki oyunun başından kalkacaklar da ortak bir zaman geçirecekler… Aile içinde beraber geçirebileceğimiz zaten azıcık bir zamanı televizyonla heba ediyoruz. Eriyoruz hanımlar, beyler! Göz göre göre ruhsal sağlığımızı, duygusal enerjimizi ve en önemlisi bir şeyler yapabilme umudumuzu, bir şeylerin değişebileceğine olan inancımızı çalıyorlar.

Öncelikle kadınlar -doktorluk, kızlara öğretmenlik, hocalık gibi- mecburi hizmet alanları dışında çalışma hayatından çekilmelidirler. Bunu söylerken hemcinslerime bir eleştiri getireyim: Kocalar dışarıdaki zevklerinden hiç ferağat etmeyerek kadınların evde kalmasını istiyor. Bu hem haksızlık, hem gerçekçi değil. Hayır, koca da yuvasına dönmeli. İş dışı arkadaş ortamından ve çay ocağı geyiklerinden kopup evine erken gelmeli. Kadınların tıpkı çocuklar gibi aslında bizim geriden takipçilerimiz olduğunu anlarsak, onlara evi sevdiren şeyin, bizim evle ilgimizin olduğunu farkederiz. Burada erkeklerin ağır iş yükü ve mesai zorunluluğu ciddi sorun evet, ancak bu sıkıntıyı azaltmanın yollarına bakmalıyız. Esasında Türkiye’deki çalışma saatleri çok insafsızca. Devlet için değil belki, ama özel sektör için. Üzücü ki Müslüman işverenlerin ve serbest meslek yöneticilerinin çoğu çalışanlarına devletten kat be kat zor koşullar sunuyor ve daha az ücret ödüyor. Ortada çok ciddi bir zulüm var. Sabah sekiz akşam yedi-sekiz çalışıp trafikte onca çileyi çektikten sonra evine gelen insanlardan ne bekleyebiliriz? Memurların mesaileri daha az, lakin onların da evrak işleri ve bürokratik prosedürleri tüm enerjilerini bitiriyor. Bu insanlar daha ne zaman dinlenecek, ailesiyle vakit geçirecek ve namazıyla, Kuran’ıyla ilgilenecekler Allah aşkına?  

Amacım, baştan belirttiğim gibi, çıkmaz sokağa sürüklemek olmadığı için, bu yükü bir biçimde hafifletmeye bakmalıyız. Kadınlar evde durmanın çalışmamak olduğunu düşünmemeli. Evlat yetiştirmenin aslında çok yoğun ve kutsal bir iş olduğunun bilincine varmalılar. Dahası annelik bir sanat. Devlet ve özel sektör dileyen kadınlara yarım mesai uygulaması başlatmalı. Tabii ki yarım mesai yarım maaş demek. Bu da ailenin giderlerini azaltmak anlamına geliyor. Gereksiz eşyalar alıp kredi kartı borçlarına girersek, haliyle dört bir yandan gece gündüz çalışmak zorunda kalırız. İhtiyacımız kadar tüketmeli ve tükettiğimiz kadarını kazanmak için çalışmalıyız. Çocuklar ve gençler ancak böylesi kendine yeten, fertlerinin ihtiyaçlarını karşılayan bir yuvada sağlıklı gelişim kaydedebilirler. Bunun için erkek de kadın da eve dönmeli, ev içinde bir hayat oluşturmalılar. Erkek tatmini dışarıda arayınca kadın da haliyle onunla rekabet edercesine dışarı atılıyor ve gerçekten kadınsı ruhunu, özel durumlarını haddinden fazla yıpratarak çalışıyor. Arada ezilen; bakıcıların, eğlence ortamlarının ve sanal dünyanın kıskacında yitip giden çocuklar ve gençler oluyor. Ve ey kocalar! Ailenin çobanlığına dönün! Ve siz kadınlar! Dağlardan daha güçlü, güneşten daha sıcacık analar olun. Ki ideal gençlik filiz versin toprağınızdan…

3. Flört: Sosyal zina ile gerçekçi ilişkinin yerini romantizme terketmesi

Müslüman gencin önündeki üçüncü engel flört denilen nikah ve mahremiyet dışı kız-delikanlı ilişkisi. Cinselliğin perdesinin yeni yeni yırtıldığı Türkiye gibi İslam ülkelerinde gençlerin çoğu, intiharlara ve ruhsal travmalara sürüklenecek derece karşı cinsle yakın arkadaşlık içinde. 14, 15’li yaşlardan 25, 26’lı yaşlara kadar, kızların ve delikanlıların enerjileri yoğun olarak ideal sevgili ve aşk arayışında yitip gidiyor. Amacı her şekliyle cinsel hazza ulaşmak olan ve popüler kültürün tahrikiyle seline kapıldığımız aşk, bin yıllardır süregelen gerçekçi evlilik kurumunun yerine ikame edilmiş durumda. Oysa ideal sevgili ve gerçek aşk jelatiniyle genç kitlelere pazarlanan flört, insanın tabiatına ve hayatın gerçeklerine taban tabana zıt bir şey. Buna rağmen küresel romantizm endüstrisi tarafından gençlerin özgür ruhlarını iğdiş etmeye ve çoğu kez düş kırıklığından başka sonuç vermemeye devam ediyor. Kadın erkek münasebetini en kötü etkileyen unsurun, iki cins arası en yoğun enerji olan şehveti dengeleyememek olduğunu ve bunun en yalın biçimde zina ile tebarüz ettiğini kabullendiğimizde, flörtün aslında sosyalleşmiş zina anlamına geldiğini anlarız.

Flörtün asıl tehlikesi, sorumluluk temeline dayanan gerçekçi ilişkileri, kişisel inisiyatiflere dayanan romantik düzeye hasretmesidir. Bir evlilik, elektrik faturasından çocukların okul ödevlerine kadar karı kocaya belli sorumluluklar yüklüyor ve bu yönüyle hayatın yükünü adil bölüştürerek olası haksızlıkların ve istismarların önüne geçiyorsa, flört tam aksine keyfi durumlara göre ilişkinin rota kazanacağı romantik ve alabildiğine istismara açık bir mahiyete sahip. Ne var ki daha anaokulda başlayan karşı cinsler arası içiçelik, Müslüman kesimde bile desteklenen ortak iş yerleri, müşterek sosyal ve kültürel alanlar, diziler üzerinden pompalanan özgür partnerlik ve zaten körelen takvaca duruş gençler için flörtü kaçınılması çetin hale getiriyor. Flörtün saf sevgiyi ve taraflar arası saygıyı nasıl tahrip ettiği ise ayrı bir konu. Bugün Türkiye gençlerinin ekserisi ya sevgili arayışı ya da terkedilme acısıyla sahip olduğu potansiyelin yarısını bile hayata yansıtamıyor. 16 yaşında kızların birkaç sevgili değiştirdiği, hiç flört yaşamayan erkeklerin alaya alındığı bir vasatta, acil ve köklü bir çözüme ihtiyacımızın olduğu aşikâr: Gençleri erken yaşta yuva kurmaya teşvik…

Gençlere sokak düğünleri: Aklı başa yaş değil, eş getirir

Evlilik ve aile, gün be gün lanetli kavramlara dönüşüyor. Delikanlılar bekarlık konforunu kaybetmek istemedikleri için, kızlar beyaz atlı prenslerini bekledikleri için evlilik yaşı 30’lara dayandı. Daha da üzücü olanı, Müslüman ebeveynlerin, genç yaşta evlenmelerindense çocuklarının gayri meşru ilişki yaşamasına göz yummaları. Flört furyasının önünü ancak genç sevgilileri meşru yöne, yani yuva kurmaya kanalize ederek alabiliriz. Mahallelinin katılım göstereceği ve hatta yeni çiftlerin eşya masraflarına katkı sağlayacakları sokak düğünlerinin bu açıdan iyi bir alternatif olduğunu düşünüyorum. Sevgilileri evliliğe yönlendirmek, aradaki sevginin ne denli sahici olduğunu kendilerine göstermesi açısından da son derece önemli. Burada tıpkı önceki maddelerde olduğu gibi, olumsuz davranışa değil, hedefe odaklanmalı, yani “onu terket” yerine “hadi onunla evlen” demeliyiz. Bu iki tarafı zaten bir yol ayrımına getirecektir.

Gençlere sokak düğünleri, ideal neslin karşı cinsle ilişkisini önemli ölçüde düzenleyecek bir organizasyon. Bizim gibi nisbeten kapalı toplumlarda ana babasından yeterli duygusal desteği görmeyen gençler, buna bir de cinsel ihtiyaç faktörü eklenince karşı cinsten gelen sinyallere sonuna kadar açık hale geliyorlar. Tam da bunun için onları evlilikle buluşturmak, yaşadıkları zevkin kontrollü devamını sağlayacaktır. Sokak düğünleri, yaz aylarında her çiftin kendi sokağında şenlik havasında geçecek bir evlilik merasimini ifade ediyor. Bunu gençlik ya da aile bakanlığı, belediyeler veya sivil toplum örgütleri organize edebilir. Böylelikle diğer açıdan merasimi izleyen ve büyük ihtimalle ya aşk özlemi ya aşk acısı çeken yüzlerce kız ve delikanlının meşru bir ilişkiye özendirilmektedir. Burası işin temel noktası. İyiliğin reklamı ve hayrın özendirilmesi bu kadar kolay aslında.
 
4. Çağdaş Müslüman genç idollerin yokluğu: 14 Asır geriden gelen ideal gençler

Kitleler putlara ihtiyaç duyar. Halkın inancı bidatler, hurafeler ve törensi ibadetler üzerinden süregelir. İstediğiniz kadar teorisi sağlam, her tür ötekiden arındırılmış saf bir değerler ölçüsü ortaya koyun, yığınlar onu kendi cahili gelenekleriyle harmanlayarak özümserler. Kitle psikolojisi böyledir. Dinin peyderpey ıslah ve tecdidi, ilahi olana bulaşmış bu beşeri katkının ayrıştırılması için gereklidir. Bu realiteyi en iyi bilen Rabbimiz, halkın put ve somut tapınma ihtiyacını minimum makul ölçüde tutmak için toplum içinden peygamberler, veliler ve salihler çıkarır. Yine namazın rükünleri, Kâbe, kurbanın kesim adabı, haccın formel boyutu gibi ibadetlerin şekliyle alakalı ölçüler getirir ki bunlar dinin şiarlarıdır. Bir başka gerçek, Müslümanların somut kulluğu gözlemleyecekleri kişilerin, o çağın bireyleri olması zorunluluğudur. İşte burası günümüz Müslüman gençliğinin mahrumiyet bölgesi.

Bugün müziğe ilgisi olan bir gencin ilham alacağı yüzlerce müzik idolü var. Keza tiyatroyu, iş hayatını, basketbolu, doktorluğu, bilim adamı olmayı hedefleyenler için sahasının uzmanı birçok örnek şahıs mevcut. Peki, Müslüman bir genç için yaşayan örneklerimiz neler? Tesettürü özendirmek istediğiniz 15 yaşındaki kızınıza kimi göstereceksiniz? YGS, LYS birincileri var ve bunlar sınavı kazanmak isteyen on binlerce gence esin veriyor. Ya ahiretini kazanmak isteyen gençlere hangi gençler esin kaynağı olacak? “Abdullah İbni Abbas, Musab bin Umeyr, Enes bin Malik gibi ideal genç sahabeler var ya” dediğinizi duyar gibiyim. Bir genç onların resimlerini masaüstü fotoğrafı yapabiliyor mu? Son videosunda neler söylediğini heyecanla açıp izleyebiliyor mu? İphone’un yeni modeli hakkında ne düşündüğünü öğrenebiliyor mu? Müslüman genç kız, kadınlar arası nişanda nasıl bir abiye giyeceğini, Müslümanların hangi mitingine katılıp katılmayacağını, 2016’da hangi yazarı okuyacağını Hz. Aişe’den, Hz. Fatıma’dan nasıl görüp öğrenecek? Cevabınızı tahmin ediyorum: “Ama o sahabeler zamanında bunlar yoktu.” Size yardımcı olayım: O devrin şartları başka, bu devrin şartları başka. O günkü pratik Müslümanlık şekli başka, bugünkü başka… Demek ki hâlihazırda genç Müslümanın pratiklerini bize gösterecek yine genç timsallere ihtiyacımız var. 14 asır önceki değil, günümüz Musaplarına, 21. Yüzyıl Türkiye realitesine uygun Eneslere…

Farklı alanlarda kendi genç meşhurlarımızı modern gençliğe pazarlamalıyız

Bunun için atılması gereken acil adım, muhtelif meslek ve etnik kökene mensup başarılı Müslüman gençlerin sahneye çıkarılması, vitrine taşınması… Garip ki bugün gençlik programlarında bile orta yaş ve üstü kimseler sahnede. 60’a merdiven dayamış bir hoca, 20’li yaşlardaki gençlere gençlik idealizmini anlatıyor. Gençlik program ve etkinliklerinde yine yaşlı başlı kişiler mikrofon başında. Siyasetten edebiyata, sanattan iş dünyasına dizginleri elinde tutanlar orta yaş ve üstü insanlar. Bu şekilde gençlere ilginin sözde kalmaması için başarılı gençleri örnek olarak yeni nesile takdim etmeliyiz. Bir nevi marka oluşturma durumu bu. İman ve aksiyon ruhuna sahip kendi şöhretlerimizi oluşturmalı, bunları modern gençliğe pazarlamalıyız. Ülkede o kadar bilinmeyen genç Müslüman yeteneğimiz var ki! Mesele bunları meşru reklam ve marka stratejileriyle popülariteye kavuşturmak, afişe etmek.

Dediklerimi kapitalistçe bulanlar, çağdaş pop-kültürden etkilenmiş görenler olacaktır. Açıkçası evet, böyle. Modern marka pazarlama endüstrisi, bireyin ve kitlenin psikolojisini çok iyi değerlendiriyor ve fazlasıyla olumlu sonuçlar alıyor. Bir yere kadar İslam dünyası da bu stratejileri kullanmalı. Gençlerin akın ettiği alışveriş merkezlerine, marka mağazalara baktığımızda cam ve vitrinlerin son derece etkili imaja sahip kız erkek mankenlerle süslendiğini görürüz. Ne bir davet yazısı ne bir anlatım videosu, sadece etkili görseller ve idealize simalar… Oysa Müslüman gençlere hitap eden bir sohbet veya konferans salonu, İslami bir gençlik dergisi veya videosu cami kubbesi, tesbih, karanlıkta duaya kalkan eller, izbede Kuran okuyan aksakallı amcalar gibi görsellerle doludur. Bunlar güzel, lakin ortalama bir genç için yaşamdan fersah fersah uzak, soyut, kaotik imajlardır ve hatırı sayılır hiçbir etki uyandırmazlar. Zaten buna benzer çalışmalar olduğu halde, hala Müslümanların çocuklarının nasıl yabancı futbolculara, şarkıcı ve artistlere hayran olduklarını, nasıl popüler kültür takipçisi olduklarını müşahede ediyoruz. Bunun için orta yaş ve üstü kanaat önderlerine, yazar ve düşünürlere, organizatör ve öğretmenlere sesleniyorum: Ne olur gençlerin önünden çekilin! Programlarda gençler sunucu olarak yaşlıları kürsüye davet etmesin. Bunun yerine yaşlıları sunucu, gençleri konuşmacı yapın. Sizler onların heyecanına, enerjisine, kalp atışlarına yetişemezsiniz! Bu nedenle onları geriye çeker, ihtiyar gibi davranmalarını öğütlersiniz. 

Bu kısmın laf arasında kaynamasını istemiyorum. Çünkü çağın genç Müslüman şöhretlerini yetiştirmek çok önemli. Hakkari’nin filan köyünde bir yandan üç kardeşine abla-analık edip diğer yandan çok iyi puanla üniversiteyi kazanan tesettürlü ve beş vakit namazlı kızımız… Ne duruyoruz, işte aradığımız örnek kız o! Olanca yakışıklılığına, zenginliğine ve hukuk kariyerine rağmen kalkıp Suriye’de savaşmaya giden ve iki ayağı kopmuş olarak yurda dönen delikanlı… Bana Mekkeli Musap’ı değil, Manisalı o genci getirin. Çünkü bu çağın Musap’ı o! 19 yaşında harika bestelere imza atan ve sırf şeriatçı demeçler veriyor diye Avrupa müzik yarışmalarına alınmayan genç sanatçı… Ramazan sohbetlerinde milleti menkıbeyle uyuşturacağınıza bu çocuğu anlatsanıza liseli, üniversiteli gençlere! Ülkede Kobi ve Girişimcilik Ödülleri var. Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri var. Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri var. Var da var. Hani 3 Çocuğuyla Kuran’ı Ezberleyip Yatalak Kaynanasına 7 Yıl bakan Müslüman Genç Kız Ödülleri? Hani Ramazanda Şirketi Tatil Edip İşçilerine Çift Maaş Ödeyen Genç İşadamı Ödülleri? Hani Sosyetik Bir Tatil Beldesinde Büyüdüğü Halde Eli Namahrem Eline Değmeyen Çağın Yusuf’u Ödülleri?

5. Geleneksel bayramların ve şölenlerin canlandırılması: Gençlik enerjisinin yöresel kültürle buluşturulması

İdeal gençliğin yeniden oluşturulması için teklif ettiğim beş maddenin sonuncusuna geldik. Meşru eğlence ve keyiflenmek bile bir şekilde öcü ve masiva gösterildiği için gençlerimizi gayri meşru eğlence ortamlarına kaptırıyoruz. Oysa adrenalinin, coşkunun ve dinamizmin olmadığı yerde gençlik olmaz. Dini bayramlarımız olan Ramazan ve Kurban bu noktada yeterli değil. İbadet özelliği taşıdıkları için yapılan etkinliklerin bidat olma ve dini deformasyona kayma ihtimali yüksek. Bunun dışında aslında haftalık bayramımız olan Cuma günlerini iş yoğunluğundan dolayı ancak Cuma namazını araya sıkıştıracak duruma soktuk. Geriye bir şey kalmıyor. Yılbaşıdır, doğum günüdür, sevgililer günüdür, hep Batının elinde ve doğal olarak bunlara karşıyız. Peki, gerçekte yerli malımız olan, binlerce yıllık geleneklerin bize miras bıraktığı yöresel şenlikler ve kutlamalar yok mu? Tabii ki var, fakat bunları da unutulmaya terketmişiz. Kısmi şekilde köylerde ve yaylalarda, o da orta yaşlılar tarafından kutlanan şeyler çoğu. Hıdırellez Şenliği, Kurtuluş Şenlikleri, Nevruz Şenlikleri, Pehlivan Güreşleri, Bağbozumu Şenlikleri, Atçılık ve Okçuluk Gösterileri, Çocuk Oyunları Şenliği..., Bunları niçin gençlerin yerli kültüre ve bizim olan değerlere adapte olması için değerlendirmiyor, şehir meydanlarında, ekran ve kürsülerde kutlamıyoruz.

İşin en önemli tarafı, dini mahiyet arzetmedikleri için bu tür eğlencelerin bidate kayma ve dini bozma tehlikeleri de yok. Siz Ramazan’da konser verip insanları teravih zamanı eğlendirirseniz, bu korkunç bir yozlaşma olur, fakat güreş şenliğinde istediğiniz kadar göbek attırabilir, horon-halay teptirebilirsiniz. Kadın erkek ayrı olduktan, isyan türküleri çalmadıktan ve içki alkol tüketilmedikten sonra ben niye düğünümde, sevinç vaktimde davul zurna çalmayayım? Böylesi zamanlarda insanlara aşır okuyup vaaz dinlettirirsen, bugün olduğu gibi onları ancak cenazede, depremde ve ramazanda camide görürsün. Geri kalan bütün zamanlarını Batı kültürü süpürüp götürür. Din, bir adet olduğu ve haliyle ibadet mantığı taşımadığı için gayr-i meşru sınıra kaymadıkça toplumun şenliklerine karışmaz.

Amaç gençlerin sadece eğlenmesi değil, bu arada öz değerlerle pratik temasının sağlanması

Son olarak şu noktanın altını çizelim: Bir alternatif oluşturma kompleksinde değilim. Batı bir şey yapıyor diye bunu Müslüman kültüre körü körüne entegre etmeye uğraşmıyorum. Sadece hayatın doğal ve zorunlu ihtiyaçlarının olduğunu ve elbette dinin sınırı aşmadıkça bunlara alan açtığını söylüyorum. Biz İslam’ı gençlerin günlük davranışlarına sindiremezsek, din onlar için karikatür kalır. Bugün vahyin sözlü ve yazılı kültürü, yani formal boyutu, kabuğu var. Sokaktaki hayata nüfuz etmiş özü yok ki bu kültür ve yaşantı demektir. Halbuki Mekke’de insanların reflekslerine kadar vahiy sirayet ettikten sonra hüküm çatısı kondu. Gençlerin kabuk ve söylemden pratik dini yaşantıya geçmeleri için onları Edirne’den Şırnak’a yöresel şenlik ve festivallerin dinamik atmosferiyle buluşturalım. Bu esnada namaz vakti toplu namazı eda edecek, büyüklerin ağzından küfür yerine dua işitecek, Müslüman atalarının iman, sabır ve mücadele dolu öykülerini dinleyecek olan gençler, keyifli vakit geçirmek için kapitalist kültürün tuzaklarına düşmeyecek, daha doğrusu düşmek zorunda kalmayacaklar.